• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/halilakpinar
  • https://api.whatsapp.com/send?phone=05056611119
  • https://www.twitter.com/halilakpinar
  • https://www.instagram.com/halilakpinar1453
  • https://www.youtube.com/channel/UCz-evvQhDvbJLw5bg_A8P1Q
Üyelik Girişi
MUHTEVA
Site Haritası

Custom Search

11. SINIF TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI DERS NOTLARI (1-2-3. üniteler )


11. SINIF TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI DERS NOTLARI (1-2-3. üniteler)
 
1.ÜNİTE: GİRİŞ 

EDEBİYAT-TOPLUM İLİŞKİSİ

Edebiyat malzemesi dil olan güzel sanat etkinliğidir. İnsan toplumsal bir varlıktır ve edebiyatın konusu da insandır. Edebi eserler insan ilişkilerine, toplumun duyuş ve düşünüşüne göre şekillenir. Edebi eserlerin bir kısmı, topluma öncülük etmek, onu değiştirip geliştirmek amacını taşır. Yazarlar içinden çıktığı toplumun duyuş ve düşünüşünü eserlerine yansıtır.

Edebiyat-Toplum İlişkisi Maddeler Halinde
  • Edebiyat toplumun aynasıdır. 
  • Edebî eserler yazıldıkları dönemin toplumsal hayatını yansıtır. 
  • Edebiyat ile toplum, toplum ile edebiyat karşılıklı olarak birbirlerini etkiler. 
  • Edebi eserlerin yazıldığı süreçte yazar sosyolojik araştırmalardan yararlanabilir. 
  • Edebiyatın toplumu etkileme ve yönlendirme özelliği vardır.
Edebiyat-Toplum İlişkisine Örnekler:

Örneğin Millî Mücadele'yi yaşayan sanatkâr ve yazarlar, bu durum­dan etkilenmişler ve eserlerinde de bu etkiyi belli bir oranda göstermişlerdir. Güzel sanatlar ve edebi­yat, sosyal çevre dediğimiz düşünce hayatı, sosyal ve siyasi hayattan yararlanarak oluşturulurlar.

www.edebiyatfatihi.net


Edebî metinler, devrin sosyal, siyasî ve tarihî şartlarından yararlanılarak ortaya konulan sa­nat eserleridir. Edebî eserler, yazıldıkları devrin şartlarından etkilenebilir. Bu etkilenme asla tek taraflı olamaz. Edebî eserler de toplumu bir şekilde etkile­yebilmektedir. Reşat Nuri Güntekin'in ölümsüz eseri Çalıkuşu romanındaki genç ve idealist bir öğret­men karakteri olan Feride, toplum tarafından o kadar çok sevilmiş ve benimsenmiştir ki, anneler ve babalar çocuklarına bu ismi vermeye başlamışlardır.

Bir diğer örnek de dünya edebiyatından... Charles Dickens'in ünlü romanı Oliver Twist’in yayımlanmasıyla birlikte İngiltere'de çocuk hakları konusunda çalışmalar yapılmıştır.

Edebiyatın sanat akımları ile ilişkisi
 
Edebi eserler belli bir sanat anlayışı doğrultusunda yazılır, eserler toplamı da edebiyat ve sanat akımlarını oluşturur. Bir edebiyat akımının oluşmasındaki etkenleri şöyle sıralayabiliriz:

1. Dönemdeki sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel şartlar
2. Dönemin siyasal yönetim özellikleri
3. O dönemdeki felsefi anlayışlar
4. Sanatçıların değişiklik istekleri
Batı'da ortaya çıkan edebiyat ve sanat akımlarını Türk edebiyatını Tanzimat Dönemi'nden itibaren etkisi altına almıştır. Edebi akımları çoğunlukla bir öncekinin devamı, uzantısı ya da bir öncekine tepki niteliğindedir.  Aynı sanat akımını benimseyen sanatçılar ortak özellikler taşıyan eserler vermiştir.
Edebiyatımızda; 

  • Şinasi, Ali Bey, Ahmet Vefik Paşa➺ klasisizmin; 
  • Namık Kemal, Ahmet Mithat, Abdülhak Hamit, Recaizade Ekrem ➺romantizmin
  • H. Ziya Uşaklıgil, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Ömer Seyfettin, Y. K. Karaosmanoğlu ➺realizmin
  •  Hüseyin Rahmi Gürpınar ➺ natüralizmin etkisinde kalmışlardır.
 Edebi akımların edebiyatımıza etkilerini metinler üzerinden örneklendirelim:
                    
Türk edebiyatının ilk edebi ve tarihi romanlarını yazan Namık Kemal’in İntibah romanında romantizm akımının etkileri açıktır. Örneğin; 
  • Romanın başında yer alan uzun Çamlıca tasviri romantizm etkisinin yansımasıdır.  
  • Toplumu düzeltmeye çalışmaya amacı taşıması
  • Duygunun ön planda olması
  • Romantizmin etkisiyle trajik bir sonla biten olayların sonucunda kötülerin cezalandırılması romantizm metne yansımalardır. edebiyatfatihi.net
Edebi Akımların Sanatçılara Katkıları
  •  Edebiyat akımları, sanat değeri ve anlatım gücü yüksek eserlerin ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır. 
  • Sanatçıların kendi ideallerine uygun eserler vererek çığır açmalarını sağlamıştır.
  • Edebiyat akımları edebiyatı çeşitlendirip, monotonluktan kurtarmıştır. Sanatçılar farklı görüş ve duyuşlarını ifade etme imkânı bulmuşlardır.

EDEBİYAT  AKIMLARI
1. KLASİSİZM
    • 17. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bir akımdır. BOILEAU bu akımın kurucusu olarak kabul edilir.
    • Klasikler Eski Yunan ve Latin edebiyatını bilgi ve esin kaynağı olarak benimsemişlerdir. Temel olarak şu ilkelere dayanır:
  • Sanat, “insan tabiatına” önem vermeli ona sevgi ve saygı duymalıdır. Klasik bir eser “akıl” ve “sağduyu”ya dayanmalıdır. Eser, “dil”, “anlatım” ve “şekil” de en olguna varmaya çalışmalıdır.
  • Klasikler, insanların her zaman, her yerde, her toplumda aynı duygu ve düşüncede olduklarını kabul ederler. Onun için eserlerinde değişmez tipler yaratırlar. Klasisizmde fiziksel ve sosyal çevre önemli değildir; çünkü bunlar değişkendir.
  •  Bu akımda, sanatta mükemmeli bulmak esastır. Mükemmeli bulmak ise konunun seçilişinde değil, onun ele alınıp anlatılışındadır. Onun için anadili en güzel biçimde kullanmak da esas olmalıdır. Böylece klasikler günlük konuşma dilinden farklı kitabî bir dil kullanmışlardır.
  • Sanatta sıkı kuralların bulunması ve sanatçıların bunlara uyması gerektiğine inanan klasikler, “üç birlik” kuralının doğmasına neden olmuşlardır (Yer, zaman ve olay birliği)
  • Eserlerinin kahramanlarını hep soylu tabakadan seçen klasikler, eserlerinde kaba ve çirkin sözlere de yer vermezler. “Ahlaka uygunluk” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdırlar.
  • Yapıtlarının etkileyici olmasını, hoşa gitmesini, tarih biliminden ayrılabilmesini ve din dışı konulara eğilmesini temel ilke olarak kabul etmişlerdir.
  • Edebiyat türü olarak daha çok tiyatroyu, tiyatro türü olarak da trajedi ve komediyi benimsemişlerdir.
2. ROMANTİZM

1830’lu yıllarda klasisizme tepki olarak doğmuştur. Victor Hugo’nun “Hernani” adlı oyunuyla bir edebiyat akımı olarak başarıya ulaşmıştır. 1789’da Fransız İhtilali’yle birlikte derebeylik ve aristokrasi çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak romantizm, yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlamış, sanatın ve sanatçının kurallardan kurtulup özgürleşmesini savunmuştur.
Özellikleri
  • Klasik öğretinin bütün kuralları yıkılmış, Latin ve Yunan edebiyatları yerine Hristiyanlık mucizeleri, milli efsaneler işlenmiş; konular ya tarihten ya da günlük olaylardan çıkarılmıştır.
  • Tabiat manzaralarının, yerli ve yabancı törelerin betimlenmesine geniş yer verilmiş, insan psikolojisinin soyut olarak incelenmesi bırakılarak, insanlar çevrelerinde incelenmiş, insanın ıslahından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana alınmıştır.
  • Klasik edebiyatın akıl ve sağduyuya önem vermesine karşılık, romantizmde hayal ve duyguya geniş yer verilmiştir.
  • Yazarlar eserlerinde kişiliklerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça anlatmışlardır.
  • Romantik şiirde, doğa sevgisi; bireycilik, Ortaçağa, yabancı ülkelere, Doğu’ya hayranlık; toplumsal geleneklere isyan; duygulara, doğaüstü güçlere, rüyalara, ihtiraslara bağlılık dikkat çeker.
  • Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin... bütün yönleriyle vermeye çalışırlar.
  • Klasiklerin önemsediği din duygusuna geniş yer veren romantiklerin kahramanlarının çoğu dindardır.
  • Din, her şeyin gelip geçici olduğunu söylediği için de kahramanlar, genellikle kuşkulu, üzüntülü ve karamsardırlar.
  • Edebiyat dilindeki kalıplaşmış kelimeler yerine, günlük konuşma dilini kullanmayı benimseyen romantikler, her sınıftan insanı da eserlerine konu olarak almışlardır.
  • Genel olanın yerine özeli, tipin yerine göz alıcı olanı seçmişlerdir. Aşk, ölüm, tabiat en belli başlı konular olarak dikkat çeker.
  • Bu akımda oyun türlerinden dram, edebiyat türlerinden de roman gelişmiştir.

3. REALİZM (GERÇEKÇİLİK)
19. yüzyılın ikinci yarısında romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır.
  • Realizmde, duygu ve hayaller yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır. 
  • Konular gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek bütün çıplaklığıyla anlatılır. Bunun sağlanması için gerektiğinde anket gibi bazı sanat dışı yöntemlere bile başvurulmuştur.
  • Bu akımda, gerçeğin anlatılması için kişilerin psikolojileri, onların kişiliklerini etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir. Onun için de betimleme, realist yazarlarda en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker. 
  • Yalnızca yaşananın anlatılmasına yönelen gerçekçiler, olaylar ve kişiler karşısında tarafsız davranırlar.
  • Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar, kişiliklerini gizlerler.
  • Yine, gerçek hayatın anlatılması esas olduğu için eserlerinde toplumun sıradan insanlarına rastlanır.
  • Eserlerinde daha çok yaşamın olağan olaylarına yöneldikleri için çok basit bir konu bile ele alınıp işlenir.
  • Gerçekçi yazarların okuyucuyu eğitme gibi bir amaçları yoktur. 
  • Gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak, yaşananı nesnel bir şekilde aktarmayı amaçlarlar.
  • Gerçekçi yazarlar, biçim güzelliğine çok önem vermişler, dilde ve anlatımda süsten, özentiden kaçınmışlardır.

4. NATÜRALİZM
  • Determinizm anlayışını romana getiren bu akım 19. asrın ikinci yarısında Fransa’da ortaya çıkmıştır.
  • Determinizme göre tabiat olaylarında aynı sebepler aynı sonucu doğurur. Natüralistler, Determinizmi topluma ve insan uyguladılar.
  • Toplum büyük bir laboratuvar, insan deney konusu, sanatçı da bilgin sayıldı.
  • İnsan kişiliğini anlatabilmek için soya çekim yasalarından ve toplum biliminden yararlandılar.
  • Romanlarda kahramanların portreleri ince ayrıntılarına kadar verilir.
  • Yazar eserde kişiliğini gizler.
  • Gözlem ve tasvir önemlidir.
  • Eserlerinde hayatı bütün yönüyle anlatırlar.
  • Dil her seviyedeki insanın anlayabileceği bir düzeyde tutulmuştur
  • “Sanat toplum içindir” anlayışı doğrultusunda eserler verilmiştir.
5. PARNASİZM
  • Realizm akımının şiire uygulanmasıdır.
  • 19.yy. sonlarında romantizme tepki olarak çıkmıştır.
  • Parnasyen sanatçılar “Sanat, sanat içindir.” ilkesini savunmuşlardır.
  • Kelimeler seçilerek kullanılır. Kelimelerin sıralayışı ve ahenk önemlidir.
  • Kafiye ve redife önem verilir.
  • Resim gibi şiir yazmayı amaçlamışlardır.
  • Parnasizm romantizmde bırakılan eski Yunan ve Latin kültürüne geri dönüştür.

6-SEMBOLİZM (SİMGECİLİK)
  • 19. yüzyılın sonunda Fransa’da parnasizme tepki olarak doğmuştur.
  • Dış dünyanın görüntülerini somut nesnel gerçekliklerini değil de; bu görüntülerin sezgilerinden, izlenimlerinden yansıyan niteliklerini şiire aktardılar.
  • Şiirde anlam açıklığından kaçındılar.
  • Şiir anlaşılmak için değil hissedilmek içindir.
  • Şiirde alaca karanlık üzüntü ve ay ışığı, gün doğumu, gün batımı gibi belli belirsiz varlıklar görüntüleri yansıtırlar.
  • Şiirde “musiki, her şeyden önce musiki” ilkesini savundular.
  • Sanat için sanat anlayışına bağlılardır.
  • Sembolistler sembol ve mecazlarla dolu bir anlatım seçmişlerdir.
Not: Türk edebiyatında ilk olarak Cenap Şehabettin’in şiirlerinde sembolizmin etkisi görülür. Ahmet Haşim ise sembolizmin edebiyatımızdaki temsilcisi olmuştur.

7. SÜRREALİZM
  • 1924’te Andre Breton‘un açıkladığı bildirgeyle or­taya çıkmıştır.
  • Sigmund Freud’un “Psikanalitik” düşüncelerinden etkilenmiştir.
  • Bilinçaltı yansıtılmaya çalışılmıştır.
  • Akıl ve mantık önemsenmemiş; içgüdü ve bilinaçltı ön plana çıkarılmıştır.
  • Sürrealizm, edebiyat sahasında en çok şiir  türünde etkili olmuştur.
  • Dil, üslup, ahenk, teknik gibi konularda herhangi bir kurala bağlanma gereği duymazl


11.Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı 2. Ünite Hikaye Ders Notu-Konu Anlatımı

2. ÜNİTE: HİKÂYE

ÜNİTE KONULARI

1923-1940 Cumhuriyet Dönemi Hikâyesi
1940-1960 Cumhuriyet Dönemi Hikâyesi
➠Toplumcu-Gerçekçi Hikâyeler 
➠Bireyin İç Dünyasını Ele Alan Hikâyeler
➠Millî-Dinî Duyarlılıkları Yansıtan Hikâyeler
➠Modernist Hikâyeler
⏭Hikaye ünitesini aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz...
Önce hikâye türünün tanımına ve genel özelliklerine bakalım:

HİKÂYE (ÖYKÜ)

Hikâye, yaşanmış ya da yaşanması mümkün olan olayları veya durumları ilgi çekici bir biçimde anlatan kısa yazılardır. Hikâye, insan yaşamının bir bölümünü yer ve zaman kavramına bağlayarak ele alan düzyazı türüdür. Bir hikâyede olay ya da durum söz konusu olmalı; kişilere bağlanmalı, olay ya da durumun ortaya konduğu yer ve zaman belirtilmeli; bunlar sürükleyici ve etkileyici bir anlatımla ortaya konmalıdır.

Not: Öyküde, olayın geçtiği yer sınırlı, anlatım özlü ve yoğundur. Karakterler belli bir olay içinde gösterilir. Bu karakterlerin de çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır.

Hikâyenin yapı unsurları: Olay örgüsü, kişiler, mekan ve zaman…

Hikâyede Plan: Serim, düğüm, çözüm

HİKÂYENİN UNSURLARI

Olay:

Olay, anlatmaya bağlı edebî metinlerin en önemli öğesidir. Edebî metinlerde anlatılan olaylarla gerçek hayatta bire bir karşılaşmak mümkün değildir. Çünkü anlatılanlar kurgulanmış olaylardan ibarettir.

Edebî metinlerdeki gerçekliğin doğal gerçeklikten farkı, "kurmaca bir gerçeklik" olmasıdır.

Kişiler:
  • Öyküdeki olayları ya da durumları kişi veya kişiler yaşar.
  • Öyküde kişi sayısı azdır.
  • Öyküdeki kişilerin fiziksel ve ruhsal durumları uzun uzun anlatılmaz; sadece olayla ilgili belirgin yönleri verilir.
  • Öykü kişileri yalnızca insanlar arasından seçilmez.
  • Canlı, cansız bütün varlıklar öykünün kişisi olabilir.
Zaman:
  • Olayların başlaması, gelişmesi, son bulması belli bir zamanda olur.
  • Bazı öykülerde zaman verilmez, sezdirilir.
  • Öykücü zamanı bir düzen içinde vermeyebilir.
  • Olayın veya durumun son bulmasından başlayarak olayın başlama noktasına doğru gelinebilir.
Mekan (Yer):
  • Öykülerde olay veya durum belli bir yerde geçer.
  • Çevre, uzun betimlemelerle verilmez; öyküyü ilgilendiren yönüyle verilir.
  • Olay veya duruma bağlı olarak öyküdeki yer değişse de çevre betimlemesi kısa tutulur.
Çatışma:

Hikâyede olay iki zıt gücün mücadelesi şeklinde ortaya çıkar. Bu mücadele kişiler arasında olabileceği gibi, aynı kişide de toplanabilir. Bu durumda çatışma daha çok kişinin kendi içinde olur. Yani psikolojik bir özellik gösterir. Hikayelerde çoğunlukla bir çatışma söz konusudur. Hemen her hikâye bir çatışma yani bir problem üzerine kuruludur. Çatışma, hikayedeki kişi ya da kişilerin çevresiyle olabildiği gibi kendi iç dünyasında da olabilir. Hikâye kişilerinin çevresiyle olan çatışmasına dış çatışma, kendi iç dünyası, vicdanıyla olan çatışmasına ise iç çatışma adı verilir.

Dil ve Anlatım:
  • Öyküde akıcılığı sağlayan dildir.
  • Bu da yazarın dili kullanma yeteneğine bağlıdır.
  • Dilin kullanımı yazardan yazara değişir; çünkü her yazarın üslûbu farklıdır.
  • Öykü, ya birinci tekil kişinin ağzından ya da üçüncü tekil kişinin ağzından anlatılır.
  • Öyküde bütünlüğü sağlayan öğelerden biri de dil ve anlatımdır.
Not: Bir öykü yazarının dil ve anlatım özellikleri belirlenirken cümle yapıları, kelime kadrosu, akıcılık, nesnellik, öznellik, duygusallık, coşkunluk gibi hususları dikkate almak gerekir.

Anlatıcı: Anlatıcı, edebî metinlerde anlatıcı, kurmacanın sınırları içinde varlığından söz edilen kişidir. Anlatıcı, yazar ile kurmaca metin arasındaki kişidir. Üç çeşit anlatıcının bakış açısı vardır:

  • a) Kahraman Anlatıcı Bakış Açısı: Bu bakış açısında anlatıcı, eserin kişilerinden biridir.
  • b) Gözlemci Anlatıcı Bakış Açısı: Gözlemci anlatıcı olayların akışını etkilemez, yalnızca bir aktarıcıdır. Amacı okuyucunun anlatılanları daha iyi anlamasını sağlamaktır.
  • c) İlahi Anlatıcı Bakış Açısı: Anlatıcının her şeyi bilip her şeye hâkim olduğu bakış açısıdır. Anlatıcı, kahramanların zihinlerine ve iç dünyalarına girer.
HİKÂYELERDE KULLANILAN ANLATIM TEKNİKLERİ

Gösterme(sahneleme) tekniği: Olaylar, kişiler, varlıklar okuyucuya doğrudan sunulur. Anlatıcı, okuyucuile eser arasına girmez. Okuyucunun dikkati eser üzerinde yoğunlaşır. Bu teknikte kişilerin konuşmaları ve hareketleri yansıtılarak okuyucunun kendisini eserin kurmaca dünyasında hissetmesi sağlanır.
Gösterme tekniği; diyalog, iç konuşma veya bilinç akışı şeklinde olabilir.

Örnek:

Gösterme tekniği aşağıdaki metinde kişilerin karşılıklı konuşması (diyalog) şeklindedir.

— Ne yapıyorsunuz, yahu? dedim.
— Sana ne? dediler. Fıkara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
— Canım, neden söküyorsunuz? dedim.
— Mühendis Ahmet Bey söktürüyor.
— Ne yapacak bunları?
— Yukarıda deri tüccarı Hollandalı var ya, hani onun bahçesini düzeltiyorlar da...
— İngiliz çimi alsın, eksin, mademki herif zengin..
— İngiliz çimiyle bu bir mi?
— Bu daha mı iyi?
— İyi de lâf mı? (Sait Faik Abasıyanık-Son Kuşlar)

Bilinç akışı: 
Kişilerin duygu ve düşüncelerini, her hangi mantıki bir bağ ve gramer kuralı endişesi taşımaksızın, düzensiz bir şekilde ve çağrışım ilkesi paralelinde doğrudan doğruya okuyucuya aktarmaktan ibarettir. Aynı zamanda insanların tanıtılmasında da kullanılan bu teknikte yazar, okuyucuyu kahramanın iç dünyası ile başbaşa bırakmayı hedefler.

Örnek: “Yollar kalabalıktı. Baktığı yeri gözlerinden en uzun sakladıkları için en çok Bebek tramvayına kızıyordu. Devetüyü paltolu bir kadın görünce yüreği çarptı; ama o değildi. Şapkalıydı. Kalktı. Kapıya yürürken duvardaki takvimi gördü. 7 Mart Cumartesi yazılıydı. 27‟nin yarısı kara yarısı kırmızıydı. Rahatladı. İşte boşuna beklemişti. İnsanların düzeninde bütün ayrıntılar önemliydi. Günlerin adı bile… Bugünün cumartesi olduğunu bilseydi saat birde onu görürdü.” (Yusuf Atılgan-Aylak Adam)

İç monolog (Konuşma): Kahramanların içsel konuşmalarını aktarmaya dayanan anlatım tekniğidir. İç konuşma tekniğinde, kahramanın duygu ve düşünceleri sesli düşünme şeklinde yansıtılır. Bu anlatım tekniğinde kahraman, karşısında biri varmış gibi kendi kendine konuşur.

Örnek: Bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanacak mı? Sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar... Asmanın yaprakları daha yemyeşil. Bizim bahçedeki kurudu bile.Deniz, Bozburun’a doğru başını almış gidiyor. Uzaklarda görünen, İstanbul’un neresi kim bilir? Sesler neden gelmiyor?

Diyalog: Öykü kişilerinin karşılıklı konuşmalarına dayanır ve sıkça kullanılan bir anlatım tarzıdır. Romancıların birçoğu bu teknikten yararlanmıştır çünkü diyalog tekniği roman ve öykünün vazgeçilmez yapı taşlarından birisidir. Diyaloğu vazgeçilmez kılan bu tekniğin işlevselliğidir. Bu bağlamda diyalog; olayın gelişmesinde, kahramanların ruhsal ve sosyal durumlarının açıklanmasında, konuşmalarda yatan kültür ögelerinin saptanmasında (ağız, şive, üslup), eserin daha dinamik bir hale gelmesinde ve hafiflemesinde oldukça etkilidir.
Diyalog tekniği iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Dış diyalog bildiğimiz iki veya daha fazla kişinin karşılıklı konuşmasıdır.

Örnek:
Sadrazam bu adamı tanımıyordu. Sordu: - Burada mı oturuyor?
- Evet.
- Ne iş yapıyor?
- Biraz zengindir. Vaktini okumakla geçirir. Tanımazsınız efendim. Hiç büyüklerle ahbaplık etmez. Büyük mevkiler istemez.
- Niye?
- Bilmem ama, belki "düşüşü var" diye.
- Tuhaf...
(Ömer Seyfettin-Pembe İncili Kaftan)

ANLATMA (TAHKİYE ETME) TEKNİĞİ: Anlatma tekniğinde okuyucu ile eser arasına anlatıcı girer. Okuyucu hemen her şeyi anlatıcı kanalıyla görür ve öğrenir. Okuyucunun dikkati anlatıcı üzerinde yoğunlaşır. Anlatma (tahkiye) tekniği; olay anlatımı, kişi tanıtımı, özetleme, iç çözümleme... şeklinde olabilir.

Örnek-1: Mahalle kahvesinin önündeki setin üstü sanki ufak bir bahçecikti. Ortada küçük bir havuz, içinde gazoz şişeleri, etrafında biraz çimen, kınar çiçekleri. Kapının sağ tarafında bazısı giyimli, birtakım da gecelik entarileri, şam hırkaları iler dört beş kişi İstanbul'un son zelzesinden konuşuyorlardı. (Memduh Şevket Esendal-Pazarlık Hikayesi)

Örnek-2: Haftada iki gece dostlara danslı çay veriliyor, en aşağı iki üç gece de başkalarının davetine gidiliyordu. Aşağı sofa ile taşlık arasındaki camekân kaldırılmış, delik deşik duvarlar sarı yaldızlı bir kâğıt ile kaplanmıştı. Davet akşamları taşlıktaki su küpü, sofadaki yemek masası ve daha başka hırdavat eşya mutfağa taşınıyor, yukarıdan kilimler, iskemleler, süslü yastıklar indirilerek bir kabul salonu dekoru kuruluyordu. (Reşat Nuri Güntekin-Yaprak Dökümü)

Tasvir (Betimleme): Betimleme en yalın biçimiyle sözcüklerle resim çizme işidir. Varlıkların niteliklerini, bu varlıkların duyularımız üzerinde uyandırdıkları izlenimleri belirtmektir. Betimleme nesnelerin, varlıkların, belirgin özelliklerini tanıtıp göz önünde canlandırmaktır. Bu anlatımda okuyucunun çeşitli duyularına seslenilerek anlatılan varlıkla ilgili izlenim kazanılması amaçlanır. Bu amacın gerçekleşmesi için titiz bir gözlem gerekir. Gözlem sırasında ayırt edici özelliklerin anlatılmasına özen gösterilir. Yazarın, gördüklerini okuyucunun gözünde canlanacak biçimde anlatmasıyla oluşan bir anlatım biçimidir. Betimlemede asıl olan görselliktir. Bu nedenle gözle algılanan renk ve biçim ayrıntılarına büyük yer verilir.

Örnek: Büyük kubbeli serin divan, bugün daha sakin, daha gölgeliydi. Pencerelerinden süzülen mavi, mor, sincap rengi bahar aydınlığı, çinilerinin yeşil derinliklerinde birikiyor, koyulaşıyordu. Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun vezirler, önlerindeki halının renkli nakışlarına bakıyorlar, uzun beyaz sakalını zayıf eliyle tutan yaşlı sadrazamın sönük gözleri, çok uzak, çok karanlık şeyler düşünüyor gibi, var olmayan noktalara dalıyordu. (Ömer Seyfettin-Pembe İncili Kaftan)

Portre:
 Kişilerin dış görünüşlerini (fiziksel) ve karakterlerini (ruhsal durum) tanıtan betimlemedir.
Kişi betimlemelerine portre denir. Portre; fiziksel portre ve ruhsal portre olarak ikiye ayrılır.

1. Fiziksel portre: Kişilerin dış görünüşlerinin anlatıldığı betimlemedir. Betimlemede kişiyi, diğer kişilerden ayıran fiziksel özellikler belirtilir. Portresi çizilen kişi hakkında özel görüş ve izlenimler de verilebilir.

Örnek: “Fizik olarak Grandet, kısaca boylu, tıknaz, dört köşe biriydi, bacakları kalın, dizleri ağaç gövdeleri gi­bi güçlü, omuzlarıysa genişti. Yuvarlak, güneş yanığı, çiçek bozuğu bir yüzü vardı. Çenesi düz, dudak­ları kıvrıntısız, dişleri de beyazdı. Gözlerinin durgun, ölü gibi bakışı kabaca kertenkele bakışı denilen tür­dendi. Derin çizgili alnı, yüzden insan doğasını keşfeden bir uzman için hiç de anlamsız sayılmayacak biçimde çıkıntılıydı.“ (Balzac-Eugenie Grandet)

2. Ruhsal portre:
 Kişilerin karakter özelliklerinin anlatıldığı betimlemedir.​

Örnek: Şakaklarından, ensesinden sarkan düz, parlak, koyu siyah saçlar altında sarı, süzgün, küçük yüzüne: genişlememiş kemikleri üstünde donuk esmer rengiyle zayıf izdüşümleri görülen kaslarına; yırtık gömleğiyle paçaları parçalanmış pantolonunun içinde ince bir değnek gibi du­ran narin vücuduna bakılsa belki daha küçük zannedilirdi. Fakat ince yay gibi kaşlarının altında daima uyanık bir zekâ parlaklığıyla gülümser, bütün sokak çocuklarında vaktinden önce ortaya çıkan hayat tec­rübesi ile görmekte, anlamakta düşünce gücünü gösterir gözleri, belki on iki yaşından daha büyük ola­bileceğini zannettirirdi. (Kar Yağarken-Halit Ziya Uşaklıgil)

Özetleme Tekniği: 
Daha çok eski klasik eserlerde görülen bu teknikte, varlığı kuvvetle hissedilen anlatıcının olayları, kişileri veya hakkında bilgi vermek istediği herhangi bir şeyi özetleyerek anlatması esastır. Çağdaş romancılar bu ışı "bilinç akımı"," veya " iç monolog" tekniklerinden yararlanarak yaparlar.

Örnek: "Ali Rıza Bey, Babıali yetişmelerinden bir mülkiye memuruydu. Otuz yaşına kadar Dahiliye kalemlerinden birinde çalışmıştı." (Reşat Nuri Güntekin-Yaprak Dökümü)

İç çözümleme:
 İç çözümleme (interior analysis), anlatı türleri içerisinde kahramanların iç dünyası, duygu, düşünce ve hayallerinin ifade edildiği bir anlatım tekniğidir. Bu çözümleme tekniği bilinç akışı tekniğiyle karıştırılabilmektedir. Bu teknik roman sanatında çokça kullanılır.

Örnek: “Eve gitse, biliyordu, gece yarısına dek başka bir şey yapamadan, yukarıdakilerin patırtısına sövecekti… Bol gürültülü, bol dumanlı meyhanelerden birine girdi. Tezgâhın önünde bir boş yer bulup oturdu. Yaklaşan garsona, - Şarap, dedi. Garson, sanki salt onun için buradaymış gibi eğildi. Sanki ötekiler duyacak diye korkuyordu.” (Yusuf Atılgan-Aylak Adam s.40)

Geriye Dönüş: Bir eserde olayların zaman sırasını bozarak geçmiş bir zamana ya da ola­ya dönme yoludur.

Örnek: “Emir Bey’e baktı, yüzü gergin ama solukları düzgün. İki yıl önceki yangının son yuttuğu evi hatırladı. Aram Usta’nın oturduğu evi. Az yukarda, üç yol ağzındaydı. Şimdi, arta kalan yığıntıda kuzukulağı, hindiba yetişiyor. Evin tahta perdeyle sokaktan ayrılmış bahçesinden mimoza ve nisan gülü dalları sarkardı dışarı. Küçükken, o köşede oyun oynamaktan korkmuştu hep. Kendinden sonra gelenler de korktular. Daha aşağı inip, Mumhane Sokağının sert bir dönemeçten sonra caddeye doğru uzanan sağ yanında oynadılar. Yumuşak kayalardan oyulmuş eski Mumhanenin önünde. (Ayla Kutlu)

NOT: Bunlardan başka ayrıca pastiş, parodi, ironi, fotoğraf (kamera), mektup, günlük, otobiyografi vb. anlatım teknikleri de vardır.

HİKÂYE TÜRLERİ

Durum ( Kesit ) Hikayesi:

• Bir olayı değil günlük yaşamın herhangi bir kesitini ele alıp anlatan öykülerdir Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz
• Belli bir sonucu da yoktur.
• Merak ve heyecandan çok duygu ve hayallere yer verilir; fikre önem verilmez, kişiler kendi doğal ortamlarında hissettirilir.
• Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne bırakılır.
• Bu tarzın dünya edebiyatında ilk temsilcisi Rus yazar Anton Çehov olduğu için “Çehov Tarzı Hikaye” de denir.
• Bizdeki en güçlü temsilcileri: Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Tarık Buğra’dır.

Olay öyküsü “Maupassant tarzı öykü”

• Bu tarz öykülere “klasik vak’a öyküsü” de denir.
• Bu tür öykülerde olaylar zinciri, kişi, zaman, yer öğesine bağlıdır.
• Olaylar serim, düğüm, çözüm sırasına uygun olarak anlatılır.
• Olay, zamana göre mantıklı bir sıralama ile verilir, düğüm bölümünde oluşan merak, çözüm bölümünde giderilir.
• Bu teknik, Fransız sanatçı Guy de Maupassant (Giy di Mupason)  tarafından geliştirildiği için bu tür öykülere “Maupassant tarzı öykü” de denir.
• Türk edebiyatında bu tarz öykücülüğün en büyük temsilcisi Ömer Seyfettin’dir. Ayrıca Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu Orhan Kemal, Samim Kocagöz, Necati Cumalı, Talip Apaydın da olay türü öykücülüğünün temsilcileri arasındadır.

OLAY VE DURUM HİKAYESİ FARKLARI
(Olay Hikâyesi)
 (Durum Hikâyesi)
Serim, düğüm, çözüm bölümlerinden oluşan düzenli bir planı vardır.
Serim, düğüm, çözüm planına uyulmamıştır.
Olay ağırlıklıdır.
Durum ağırlıklıdır.
Merak ögesi canlı tutulmuştur.
Merak ögesi ön plana çıkarılmamıştır.
Hikâye beklenmedik bir sonla bitirilmiştir.
Hikâyede bitmemişlik duygusu söz konusudur.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 
HİKAYE TÜRÜNÜN GELİŞİMİ
  • Dünya edebiyatında hikâye türünün ilk örneği, İtalyan yazar Boccaccio’nun (Bokasyo) Decameron Hikâyeleri Hikâyeleri (Dekameron) kabul edilir. 
  • 18. yüzyılda Voltaire (Volter), hikâye türünde eserler vermiştir.
  • 19. yüzyılda romantizm ve realizm akımlarının etkisiyle de Batı’da hikâye türü karakteristik özelliklerine ulaşmıştır. Alphonse Daudet (Alfons Dode), Guy de Maupassant (Giy di Mupason) gibi sanatçılar bu türde eser veren sanatçılardır. 
  • Guy de Maupassant klasik hikâye türünün temsilcisidir. Rus yazar Anton Pavloviç Çehov (Anton Pavloviç Çehov) ise durum hikâyesinin temsilcisidir.
  • Edebiyatımızda destan, masal, halk hikâyesi, meddah hikâyeleri, mesneviler hikâyeciliğimizin ilk örnekleri olarak verilebilir. Batılı tarzda ilk hikâye örnekleri edebiyatımızda Tanzimat Dönemi’nden itibaren verilmeye başlanmıştır. Tanzimat’tan sonra Edebiyatıcedide Dönemi’nde de tekniğin güçlü olduğu hikâyeler yazılmıştır. Millî Edebiyat Dönemi’nde ise sanatçılar millî kaynaklara yönelmişler; millî tarihi, Anadolu’nun sosyal hayatından konuları hikâyelerde ele almışlardır.
KISACA TÜRK EDEBİYATINDA HİKAYE
  • Hikâye, Türk edebiyatında Tanzimat Dönemi’nde Batı’dan girmiş ve bu türün ilk örnekleri bu dönemde yazılmaya başlanmıştır.
  • Edebiyatımızdaki ilk yerli hikâye örnekleri Ahmet Mithat Efendi’nin yazdığı Letâif-i Rivâyât ve Kıssadan Hisse’dir. (1870)
  • Batılı anlamda ilk hikâye Sami Paşazade Sezai’nin Küçük Şeyler adlı eseridir.
  • Türk edebiyatında Ömer Seyfettin Maupassant (Mupason) tarzı hikâyenin, Sait Faik Abasıyanık da Çehov tarzı hikâyenin öncüsü kabul edilir
1923 - 1940 YILLARI CUMHURİYET DÖNEMİ’NDE HİKÂYE
  • Millî Edebiyat sanatçılarının da eser vermeye devam ettiği Cumhuriyet Dönemi'nin ilk yıllarında daha çok, gözlemci gerçekçiliğe dayalı hikâyeler yazılmıştır. Bu dönemde bazı sanatçılar hikâyelerinde toplumsal konuları, Cumhuriyet devrimlerini, yeni kurum ve değerleri ele alırken bazıları da bireyin iç dünyasını esas alan hikâyeler yazmıştır.
  • Hikâye bu dönemde bağımsız bir tür olarak görülmüş, olay hikâyesi tarzında hikâyelerin yanında Memduh Şevket Esendal’la başlayan ve Sait Faik Abasıyanık’la devam eden durum hikâyeleri yazılmaya başlanmıştır.
  • Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Reşat Nuri Güntekin gibi Cumhuriyet Dönemi’nin ilk yıllarının roman yazarları, hikâye türünde de eserler yazmışlardır. Ancak dönemin ilk yıllarında hikâye türüne daha çok ağırlık veren yazar, Reşat Nuri Güntekin’dir.
  • Reşat Nuri’yi izleyerek ilk hikâye kitaplarını 1923 - 1940 yıllarında yayımlayan yazarlar Kenan Hulusi Koray, Sadri Ertem, Sabahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık’tır. 
  • Bu dönemde sanatın toplum üzerinde bir işlevinin olması gerektiği düşüncesi egemen olmaya başlamıştır. Bu anlayışla da hikâyeler yazılmaya başlanmıştır.
Bu dönemde hikaye yazarları ve eserleri:  Reşat Nuri Güntekin’in Leyla ile Mecnun; Fahri Celalettin Göktulga’nın Telak-ı Selase; Ercüment Ekrem Talu’nun Teravihten Sahura; Nahid Sırrı Örik’in Eski Resimler; Sadri Ertem’in Bacayı İndir Bacayı Kaldır; Memduh Şevket Esendal’ın Otlakçı, Pazarlık; Sabahattin Ali’nin Ses, Kamyon; Sait Faik Abasıyanık’ın Son Kuşlar, Lüzumsuz Adam adlı eserleri tanınmış hikâye örneklerindendir. 
1940 - 1960 YILLARI CUMHURİYET DÖNEMİ’NDE HİKÂYE
  • 1940 - 1960 yılları Cumhuriyet Dönemi’nde ele alınan konuların çeşitliliği artmış, daha çok gözleme dayanan gerçekçi hikâyeler yazılmıştır. 
  • Anadolu’ya, halkın yaşamına ağırlık verilmeye başlanmıştır.
  • Bu dönemin hikâyelerinde “millî–dinî duyarlılık”, “toplumcu–gerçekçi anlayış” ve “bireyin iç dünyasını esas alan anlayış” gibi bazı eğilimler görülmektedir.
  • 1940’lı yıllarda Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun durumu, İkinci Dünya Savaşı sonrası toplumsal sorunlar hikâyelerde işlenmiştir. 
  • Bu dönemde Aka Gündüz, Bahaeddin Özkişi gibi sanatçılar millî–dinî duyarlılığı yansıtan hikâyeler yazmışlardır. Millî–dinî duyarlılığı yansıtan eğilimdeki yazarlar hikâyelerde Millî Mücadele, Doğu–Batı çatışması, ahlaki bozukluklar gibi konuları ele almışlardır.
  • 1950’li ve 1960’lı yıllarda daha çok yazar ve eser ortaya çıkmıştır. Memur, işçi, köylü, kasabalı ve şehirlerin kenar mahallelerindeki insanların sorunları toplumcu–gerçekçi yönelimle hikâyelerde işlenmiştir. Sadri Ertem, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt, Samim Kocagöz, Talip Apaydın gibi yazarlar bu yönelime bağlı eserler vermişlerdir.
  • Sonraki zaman dilimlerinde insanın yaşam kavgası, kadının toplumdaki yeri ve çocuklar önem kazanmaya başlamış; Peyami Safa, Memduh Şevket Esendal, Tarık Buğra, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Sabahattin Kudret Aksal gibi yazarlar bireyin iç dünyasını esas alan anlayışla insan gerçekliğini psikolojik yönüyle yansıtan hikâyeler yazmışlardır.
Toplumcu-Gerçekçi Hikayeler (1940-1960)
Özellikleri: 
  • 1920’li yıllardan beri önemli eserlerle edebi hayatın içerisinde adından çokça söz ettiren toplumcu gerçekçiler, özellikle roman ve hikâye alanında başarılı ürünle ortaya koymuşlardır. 
  • 1940-1960 arası dönemde de toplumcu gerçekçi tarzda hikayeler kaleme alınır. 
  • Toplumcu gerçekçiler, toplumdaki düzensizlik ve çatışmalar ile köy gibi küçük yerleşim yerlerinin sorunları üzerinde yoğunlaşırlar; eserlerini ağa-köylü, öğretmen-imam, halk-yönetici, zengin-fakir, güçlü-güçsüz, aydın-cahil gibi belirgin farklılıklar üzerine kurarlar. 
  • Toplumcu gerçekçi eserlerde anlatım tekniklerinden daha çok anlatılan şeyler önemli görülmüştür. 
  • Toplumcu gerçekçi yazarlar genellikle kendi ideolojik söylemlerini eserlerine yansıtmışlardır. Bu dönemde yazılan öykü ve romanların birçoğu belirli görüşleri anlatmak, belirli bir siyasi anlayışı savunmak için bir araç olarak kullanılmıştır. 
  • Toplumcu gerçekçi anlayışın ortaya çıkmasında özellikle Köy Enstitüsü’nden mezun olan yazarların büyük etkisi vardır. Köyün içinde yaşayan köy kökenli, enstitü mezunu yazarlar, köy insanını yakından tanıdıkları için eserlerinde onların sorunlarını başarıyla anlatmışlardır. 
  • Toplumcu gerçekçi eserlerde realizm ve natüralizm etkileri vardır. 
  • Toplumcu gerçekçi yazarlar roman ve hikayelerinde sade bir dil kullanmış, halk kültüründen yer alan birçok unsura yer vermişler, kahramanlarını bölgesel ağızlarına göre konuşturmuşlardır.
www.edebiyatfatihi.net

Temsilcileri:


Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Necati Cumalı, Rıfat Ilgaz, Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Samim Kocagöz, Abbas Sayar, Sadri Ertem, Dursun Akçam, Kemal Bilbaşar, Aziz Nesin, Attila İlhan
Kısaca Toplumcu-Gerçekçi Sanatçılar:
  • Orhan Kemal; eserlerinin hemen hepsinde toplumsal yapıdaki çelişkileri ustaca vurguladı. 
  • Samim Kocagöz'ün roman ve hikâyelerinin konusunu Aydın-Söke yöresinde yaşayan halkın yaşamı ve ekonomik şartları oluşturur. "Sanat hayat içindir!" anlayışıyla toprağa bağlı yaşam, makineleşmeden dolayı işsiz kalan insanlar, pamuk ve tütün tarlalarında karnını doyurmaya çalışan işçiler eserlerinin ana konularını oluşturur. Toplumcu-gerçekçi yazar; güçlü gözlemlere dayanarak kasaba ve köy insanlarının sorunlarını, duygularını ve günlük yaşamlarını anlatır.
  • Kemal Bilbaşar; yapıtlarını kasaba ve köylerde yaşayan, çok çalışan ama az mutlu olan insanların hayatını anlatmak için yazdığını söyler. Çağa ayak uyduramayan köylülerin sorunlarını işlerken özellikle Doğu Anadolu’daki feodal toplum yapısına ışık tutan eserler kaleme almıştır.
  • Kemal Tahir; romanlarıyla Anadolu insanının yaşamını, sorunlarını, töre ve inançlarını toplumsal – gerçekçi bir bakış açısıyla sergiledi.
  • Yaşar Kemal; yapıtlarında Torosları, Çukurova’yı, Çukurova insanının acı yaşamını, ezilişini, sömürülüşünü, kan davasını, ağalık ile toprak sorununu çarpıcı bir biçimde ortaya koyar.
  • Fakir Baykurt; romanlarında Türkiye'deki köylü yaşamını halkçı ve devrimci bir bakış açısıyla ele aldı.
  • Aziz Nesin; öykülerinde Türk toplumunu ayrıntılarıyla yansıttı.

Milli Ve Dini Duyarlılıkları Yansıtan Hikâye Nedir? Özellikleri, Temsilcileri Maddeler Halinde
  • Milli Edebiyat Akım’ının devamı gibi algılanabilecek bu eserlerde Anadolu, savaş yılları, geleneksel değerler, milli motifler, ahlaki hassasiyetler milli kültür ve tarihi bilinci ön plandadır. 
  • Geçmişimizdeki kültürel zenginlikler, kahramanlıklar, dini hassasiyetler, İstanbul'un geleneksel sosyal dokusundan kesitler işlenmiştir. 
  • Milli kaynaklardan, Türk mitolojisinden, destanlardan etkilenerek idealize edilmiş karakterlere yer verilmiştir. 
  • Maupassant tarzı (olay hikayesi) yazılmıştır, merak unsuru ön plandadır. 
  • Olay hikayesinin planına (serim-düğüm-çözüm) uyulmuştur. 
  • Eserlerde sade, yalın, sıcak ve şiirsel bir üslup kullanılmıştır. 
  • Din duygusunun ön plana çıkarıldığı eserlerde dini yaşama ait unsurlar, iç huzur, İslamiyet'in birey üzerindeki olumlu etkileri anlatılmıştır. 
  • Hikayelerde gerçekçi betimlemelere yer verilmiştir. 
  • Hikayelerde yazarlar bir ana fikri savnumuş, bu ana fikri kahramanlar üzerinden vermeye çalışmışlardır. 
  • Hüseyin Nihal Atsız, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Sevinç Çokum millî ve dinî duyarlılıkları yansıtan hikâyeler yazmışlardır.
Mustafa Necati Sepetçioğlu Malazgirt zaferinden (1071) başlanarak Osmanlı'nın fetret devri ve İstanbul'un fethine kadar Türk tarihi konu alırken, diğer romanlarında günümüz Türkiye'sinde yaşanan toplumsal değişim ve sonuçları işlemiştir.
Dönem yazarlarından Sevinç Çokum’un ”Bir Eski Sokak Sesi" adlı eseri  ilk hikâyelerini oluşturur. Şiirli anlatımın esas olduğu eserde şehrin dar ve eski sokaklarının insanlarını oldukça zengin iç dünyalarıyla anlatır. Rozalya Ana", Sevinç Çokum'un İstanbul öykülerinden farklı olarak Kırım'dan, Anadolu kent ve köylerinden görüntüler taşıdığı son öykü kitabıdır.
Hüseyin Nihal AtsızTürkçülük hareketinin önde gelen temsilcilerindendir.  Tarihi romanlar yazmıştır. Coşkun bir anlatımı, zengin bir hayal gücü vardır. Eserlerinde geçmişimizdeki kültürel zenginlikleri, kahramanlıkları başarılı bir şekilde anlatmıştır. Düşüncelerini çıkarmış olduğu Atsız Mecmua, Orhun, Orkun, Ötüken dergilerinde yayımlamıştır.

Bireyin İç Dünyasını Esas Alan Hikayeler (1940-1960) Özellikleri, Temsilcileri
  • Edebiyatımızda 1930'lardan sonra bu tip hikayeler gelişmeye başlamıştır.
  • Kişinin iç dünyasındaki gelgitleri ele alır. 
  • Yazarlar, olaylardan ve insanlardan hareketle bireyin psikolojisini aktarmaya çalışmışlardır.
  • Bireyin iç dünyasını esas alan hikayelerde bunalım, yabancılaşma, bireyin toplumla hesaplaşması, yalnızlık, sıkıntı, bilinçaltı, bireysel sorgulamalar, evrenin düzeni gibi konular ele alınır. edebiyatfatihi.net
  • Bireyin iç dünyasını esas alan eserlerde anlatılan mekanlar, bahsedilen olaylar, dile getirilen zamana dilimi bireyin üzerindeki etkisiyle beraber okuyucuya sunulmuştur.
  • Bireyin iç dünyasını esas alan eserlerde yerine göre daha sanatsal ve kapalı bir dil kullanılmış, çağrışımlara yer verilmiştir.
  • Psikoloji ve psikiyatriden faydalanmışlardır. 
  • Bilinç akışı ve iç konuşma gibi teknikler kullanmışlardır.
Temsilcileri: Haldun Taner, Tarık Buğra, Sabahattin Kudret Aksal, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Samiha Ayverdi, Oktay Akbal, Mustafa Kutlu

MODERNİST HİKAYELER
  • Modernist eserlerde toplumdaki değer çatışmaları, bireyin bunalımları, karmaşık ruh hali, yerleşik değerlere isyanşiire özgü söyleyişlerden de yararlanarak, çağrışımlara açık bir biçimde sembollerle anlatılır. 
  • Dil ve anlatımda geleneksel tekniklerin dışında arayışlara gidilir.
  •  Modernizmi esas alan metinlerde alegorik (sembolik)  anlatıma önem verilir.
  • Yazarlar insanı çevreleyen toplumsal dünyayı yalın bir biçimde anlatmaktan kaçınırlar.
  • Metinler anlaşılmaz bir kurgu, yapı ve dil ile yazılır.
  • Diyalog ve hikaye etme yerine bilinç akışı kullanılır. 
  • Modernizmi esas alan hikâyelerde olay olmakla birlikte esas olan, olayın birey üzerindeki etkisini anlatmaktır. 
  • Psikoloji ve psikiyatrideki gelişmelerden yararlanılır.
  • Modernizmi esas alan eserlerde yalnızlık, toplumdan kaçış, geleneksel değerlere başkaldırı gibi konular işlenir. 
  •  Kişilerin toplum içindeki yer ve değerinden çok psikolojik özellikleri öne çıkarılır.
  • Modernizmi esas alan eserlerle bireyin iç dünyasını esas alan eserler arasında insan psikolojisine yaklaşım bakımından yakınlıklar vardır. 
  • Modernizmi esas alan eserler, varoluşçuluk akımından etkilenmiştir. Varoluşçuluğa göre, dünyadaki diğer varlıklardan farklı olarak önce var olan sonra ne olduğu belirlenen birey kendi özünü arar, kendisi olmaya çabalar, bu bakımdan birey yaşadığı toplumla da çatışma içindedir.
Temsilcileri: Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Orhan Pamuk, Sait Faik Abasıyanık, Bilge Karasu, Nezihe Meriç, Vüsat O. Bener, Haldun Taner, Tahsin Yücel, Füruzan, Adalet Ağaoğlu, Memduh Şevket Esendal, Rasim Özdenören, Selim İleri, Buket Uzuner, Oya Baydar, İhsan Oktay Anar, Leyla Erbil, Latife Tekin
Kaynakça: 11. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı, MEB Yayınları
                   11. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitabı, Ekoyay Yayınları
HİKAYE İNCELEMELERİ

Sabahattin Ali-Kamyon Hikayesi
Konusu: Hikâyede yol parasını ödemeyeceği için bindiği kamyondan atlayarak uçuruma yuvarlanan yoksul köylü bir gencin acı sonu anlatılıyor.
Teması: Yoksulluk ve çaresizlik
Temel Çatışması: Hikâyede temel olarak sınıflar arası çatışma, zengin-yoksul çatışması, aydın-köylü çatışmasından söz edilebilir.
Kamyon Hikayesinin Olay örgüsü Maddeler Halinde
• İzmir’e gidecek kamyonun yolculuk için hazırlanması
• Yoksul genç bir köylünün yolculuk için gelmesi
• Önce yer yok diye alınmayan genç köylünün kamyona alınması
• Yolculuğun başlaması
• Genç delikanlının kamyoncuya verecek yol parasını olmadığı için endişelenmesi
• Parasız köylünün para ödememek için kamyondan aşağı atlayarak uçurumdan yuvarlanması 
  • Kişiler ve Özellikleri
Genç köylü: Öykünün başkahramanıdır. On sekiz yaşlarında yoksul ve çaresiz köylü bir gençtir. Ailesine yük olmamak için İzmir'e amelelik yapmaya gitmektedir. Hem parasızlık hem de bir kamyona ilk kez binmenin verdiği heyecan ve endişe içindedir. Kamyonun yolculuk bitmesine yakın durdurulup şoförün yol parası toplayacak olması onda derin bir korku uyandırır. Hiç parası olmadığı için çareyi kamyondan atlamakta bulur, uçurumdan yuvarlanır.
Diğer Kişiler: Kamyon şoförü, yamak, manifaturacı, genç köylünün babası ve ona akıl veren arkadaşı ile kamyondaki diğer yolcular öykünün yardımcı kişileridir.
  • Mekân ve Özellikleri:
Mekân: Zincirli Han, kamyon kasası, geriye dönüşle anlatılan genç köylünün köyü...
  • Zaman ve Özellikleri:
Hikâyede belirgin zaman ifadeler yoktur. "Yolculuğun ikinci günü akşamına doğru" gibi zaman bildiren ifadeler geçmektedir. Yolculuğun başladığı ilk gün hikayedeki zamanın başlangıcıdır. Ayrıca hikâyede başkahramanın babası ve arkadaşıyla ilgili olan kısımlarda geriye dönüşler söz konusudur.
Dil ve Anlatım Özellikleri:
Sabahattin Ali bu hikayesinde gerçekçi bir anlatımla yoksulluk ve çaresizlik temasını işlemiştir. Sade ve yalın bir dilin kullanıldığı hikâyede yazar, başkahramanın psikolojik durumunu başarılı bir şekilde tasvir etmiştir.  Metinde dönemin zihniyetini yansıtan ifadelerin yanı sıra yerel söyleyişlere de yer verilmiştir.
Anlatıcının Bakış Açısı:
Hikâyede ilahi ve müşahit anlatıcının bakış açıları birlikte kullanılmıştır. Farklı anlatıcıların kullanılması hikâye kurgusunun ve temasının verilmesinde bir bütünlük sağlamak amacıyladır.
Anlatım Biçimleri:
Kamyon hikayesinde öyküleyici ve betimleyici anlatım biçimleri kullanılmıştır.

Öyküleyici Anlatıma Örnek:
 Köylü döndü. Esmer, uzun boylu adam şoföre:
" Ne diye yer yokmuş, arkada bir yere sıkıştır!" dedi.
Bu adam kamyonun sahibi idi. Şoför yüzünü buruşturarak indi.
Betimleyici Anlatıma Örnek: Şoförün yanında oturan siyah elbiseli, gümüş çerçeveli gözlük takmış, yaşlıca, sünepe tavırlı bir adam-Beyşehir taraflarına dava toplamaya giden bir avukat- başını arkaya çevirerek "Uğurlar olsun cümlenize!" diye bağırdı.
www.edebiyatfatihi.net

Hikâye İncelemesi-2
MESERRET OTELİ- SAİT FAİK ABASIYANIK

Konusu: 
Seyahate çıkmış iki erkek bir kadından oluşan grubun Meserret Oteli'ne giderken ve otele geldikten sonra yaşadıkları anlatılıyor.

Teması:
 Sadakat ve vefa
Yapısı: Hikâye bir olaydan çok durum hikayesinin özelliklerini taşımaktadır.
Olay örgüsü: Hikayedeki olaylar; belli bir sıra dahilinde gelişen olaylar dizisi şeklindedir.
  • İki erkek ve bir kadından oluşan üç kişilik bir grubun istasyonda inmesi
  • Bir araba tutup Meserret Oteli'ne varmaları
  • Kadın ve erkeklerin otel salonunun  duvarındaki iki resmi incelemesi
  •  Kadın, erkekler ve otelcinin genç kız portresi hakkında konuşmaları
  • Kadının duvardaki resmi yapan ressam kızın aslında arkadaşı olması, kızın kendi resmini yapması için ona ayna tutarken genç kıza söylediklerini hatırlaması.
Kişiler:

Kadın: 
Hikâyenin asıl kahramanıdır. İstasyonda indikleri zaman yanında erkek karakterler olduğu halde eşyaları taşıması için bir hamal tutması, ondan bir araba bulmasını istemesi, hamala ücretini onun verecek olması kadın karakterin grubu yönlendiren baskın, güçlü bir kişi olduğu sonucuna ulaştırır.  Kadın kırmızı bir muşamba giymiştir, arabacının geniş, heybetli sırt görünüşünden de çekinmektedir.
Otel sahibiyle diyaloglarından meraklı, genel konuşmalarından nazik biri olduğu anlaşılır. Ayrıca ölen arkadaşına karşı vefalı bir dosttur. Onun son isteğini yerine getirmek için Meserret Oteli'ne gelmiştir.
Diğer Kişiler: İki erkek, hamal, arabacı, otelin sahibi...
Mekân: Dış mekanlar, İstasyon, küçük bir Anadolu kasabası, iç mekân Meserret Otelidir.
Üç arkadaşın geldiği otel, basit ama kullanışlı, çıplak denecek kadar boş ama her şeyi tamam bir salonu vardır. Salonu Avrupalı kadın zevkiyle süslü ve muntazamdır. Salonunun duvarında biri genç kız portresi olan iki resmin yer almasıdır.
Zaman: “Rüzgâr, yağmur ve çamur‟ sözcüklerinden havanın kötü olduğu, muhtemelen mevsimin sonbahar veya kış olduğu bilgisine ulaşılabilir.
Dil ve Anlatım:
Öykünün dili sade ve yalındır. Çok yoğun sanatlı söyleyiş, kapalı ifadeler yer almamaktadır. Günlük dilin ve sanatlı dilin dengeli şekilde bir arada kullanıldığı, diyalogların gündelik dili beslediği ve daha çok betimlemelerde edebiliğin olduğu bir dil vardır. Yerel söyleyişlere yer verilmemiştir.
Anlatıcı ve bakış açısı: Hikâyede ağırlıklı olarak gözlemci bakış açısı kullanılmıştır. Anlatıda insan psikolojisi, düşünce ve niyetine dair açıklama, betimleme; olacakları önceden bilme ve bunlar hakkında ip ucu verme gibi durumlar oldukça azdır. Tersine, anlatıcı konuya hâkim olmayan bir gözlemci havası vermektedir, bilgisi dahilinde olmayan bakış açıları sunmaktadır:
Bu soruşta, işitmekten değil, bir güzel sözü bir daha tekrarlatmak isteyen acemi bir halet-i ruhiye var gibi idi. (Anlatıcının yorumudur.)

Yolcular, uzakça şehre doğru çekip gittiler. Neden sonra kadının aklına geldi. (Anlatıcı, gidilen yerin adını bilmemektedir. Kadının nasıl olup da hamalın parasını vermeyi unuttuğunu hatırlaması hakkında anlatıcının bir bilgisi yoktur.)

11. Sınıf Yeni Türk Dili ve Edebiyatı Şiir Ünitesi Ders Notları

11. SINIF TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI ŞİİR ÜNİTESİ DERS NOTU

ŞİİR ÜNİTESİ KONULARI

  • Tanzimat Dönemi Şiiri
  • Servetifünun Şiiri
  • Fecriati Şiiri
  • Millî Edebiyat Dönemi Şiiri
  • Sade Dil ve Heceyle Yazılan Şiir
  • Saf Şiir (Öz Şiir)
  • Manzum Hikâye
  • Cumhuriyet Dönemi'nin İlk Yıllarında Şiir
  • Türkiye Dışındaki Çağdaş Türk Şiiri
TANZİMAT I. DÖNEM ŞİİRİ (1860-1876)
  • Bu dönem sanatçılarına göre edebiyat, halkı eğitmede bir araçtır.
  • “Sanat toplum içindir.” anlayışı benimsenmiştir.
  • Edebiyatta hak, adalet, millet, halk, vatan, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar ilk kez kullanılmıştır.
  • Dilde sadeleşme fikri savunulmuş fakat bunda tam başarılı olunamamıştır.
  • Divan şiiri nazım şekilleri kullanılmış (gazel, kaside, murabba, terkib-i bend) ama şiirin içeriği (özü) değişmiştir.
  • Genelde aruz ölçüsü kullanılmış, hece ölçüsü de denenmiştir.
  • Şinasi, klasisizmden; Namık Kemal, romantizmden etkilenmiştir.
  • Bu dönemin önemli şairleri şunlardır: İbrahim Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa... 
TANZİMAT II. DÖNEM ŞİİRİ (1876-1896) 
    • “Sanat sanat içindir.” anlayışı benimsenmiştir.
    • Eserlerde dil ağırlaşmış, sanatlı söyleyişe önem verilmiştir.
    • Şiirde felsefi düşünceler, ölüm, tabiat, karamsarlık, aşk, özlem gibi konular işlenmiştir.
    • “Güzel olan her şey”in şiire konu olabileceği kabul edilmiş, şiirin konusu genişletilmiştir.
    • Bireysel duygulanmalar ağırlık kazanmıştır.
    • Divan şiiri nazım biçimleri terk edilmeye başlanmış, eski biçimlerin yanı sıra karma nazım biçimleri kullanılmış ve Batılı nazım biçimleri denenmiştir.
    • Aruz ölçüsü kullanımı devam etmiş, bazı eserlerde heceye de başvurulmuştur.
    • Bu dönemin şiiri Servetifünun’a örnek olmuştur.
    • Muallim Naci, bu dönemde yaşadığı hâlde divan edebiyatını savunmuştur.
    • Abdülhak Hamit Tarhan, Recaizade Mahmut Ekrem romantik anlayışla şiir yazmışlardır.
    • Bu dönemin önemli şairleri şunlardır:
    • Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit Tarhan, Muallim Naci...

TANZİMAT DÖNEMİ ŞAİRLERİ ( I. ve II. Dönem)

    • Her iki dönem şairleri biçim yönünden Divan şiiri geleneğine bağlı kalmışlardır.
    • Her iki dönem şairleri romantizmin etkisinde kalmışlardır. Bu dönem şiirinin Batı düşüncesiyle klasisizm ve romantizm edebi akımlarıyla ilişkisi vardır.
    • 1.dönem şairleri toplum için sanat anlayışını; 2.dönem şairleri ise sanat için sanat anlayışını benimsemişlerdir.
    • 1.dönem şairleri vatan, millet, adalet gibi konuları ele alırken; 2. dönem şairleri aşk, doğa, ölüm gibi konuları ele almışlardır. Dolayısıyla konu ve temada yenilik yapmayı başarmışlardır.
    • 1.dönem şairleri dilde sadeleşmeyi amaçlamış ancak bunda başarılı olamamışlardır. 2. dönem şairleri ise ağır olan bu dili daha da ağırlaştırmışlardır. Şiirde sanatlı söyleyiş her iki dönem şairleri için de amaç olmaktan çıkmıştır.
    • İki dönemin şairleri de şiirde parça güzelliğini bırakıp bütün güzelliğine ve konu birliğine önem vermiştir.
  • Aruz ölçüsü kullanılmaya devam ederken az da olsa hece ölçüsü kullanılmıştır.
  • Gazel, kaside, terkib-i bent gibi eski nazım şekilleri kullanılmaya devam etmiştir.
  • Özellikle ikinci dönem sanatçıları yeni nazım şekilleriyle şiir yazmada başarılı olmuşlardır (Abdülhak Hamit Tahran, Recaizade Mahmut Ekrem başarılıdır).
  • Tanzimat şairleri bireysel duygu düşünce ve anlatıma önem vermiş, böylece Türk edebiyatına Batı'daki bireyci anlayışı getirmişlerdir.


TANZİMAT DÖNEMİ ŞAİRLERİ:

ŞİNASİ
    • Tanzimat edebiyatı İbrahim Şinasi ile başlar. 
    • Batı etkisindeki Türk edebiyatının kurucusu, ilk bilinçli temsilcisi ve yeniliklerin öncüsüdür.
    • Bir kısım fikirleri edebiyatımıza ilk kez getiren, çıkardığı gazetelerde bu fikirleri yayarak yeni edebiyatın temellerini atan ŞİNASİ'dir. 
    • Batı edebiyatı yolunda ilk nazım ve nesir türlerinde eserler veren odur. 
    • Klasisizm akımından etkilenmiştir. 
    • Türk şiirini söz oyunlarından kurtararak şiire konuşma dilini getirmiştir. 
    • Şiirde divan edebiyatı nazım biçimlerini kullansa da nazım biçimlerinde bazı değişiklikler yapmıştır. 
    • Genellikle “didaktik” şiirler yazmıştır. 
    • Şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır. 
    • Şiirde konu birliğine ve bütün güzelliğine önem vermiştir. 
    • Şiirin konusunu genişletmiştir. Akıl, medeniyet, hak, adalet, kanun gibi kavramları şiirde kullanan ilk şairdir. 
    • Akılcı ve mantıkçıdır.
    • Gazete ve edebiyatı halkı eğitmede bir araç olarak görmüştür. 
    • Agâh Efendi ile birlikte 1860′ta ilk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval’i çıkarmıştır. Türk basınının ilk başyazarı sayılır. 
    • Türk edebiyatında ilk makale örneği olan Mukaddime-i Tercüman-ı Ahval’i bu gazetenin ön sözü olarak yayımlamıştır. Bu makalede gazete çıkarmanın gerekliliğini anlatmıştır
NOT: Şinasi, roman ve öykü alanında eser yazmamıştır.
ESERLERİ:
  • Tercüme-i Manzume (Çeviri Şiirler)
  • Şair Evlenmesi (Bir perdelik komedi, 1860. Türk edebiyatında yazılan ilk tiyatro eseridir, fakat oynanmamıştır.) 
  • Müntehebat-ı Eş’ar (Şiirler) 
  • Durub-ı Emsal-i Osmaniye (Atasözleri) 
  • Müntehebat-ı Tasvir-i Efkar (Seçme makaleler, 2 cilt) 
  • Tercümân-ı Ahvâl Mukaddimesi (Tanzimat edebiyatındaki ilk makale)
NAMIK KEMAL (1840-1888)
    • 21 Aralık 1840'da Tekirdağ'da doğmuş, 2 Aralık 1888'de vefat etmiştir. 
    • Tanzimat döneminin "en gür sesli vatan şairi" olarak tanımıştır. 
    • Hürriyet kavramını şiirde ilk kez kullanan şairdir. 
    • Divan edebiyatı nazım biçimlerini kullanmıştır. Gazel, kaside, murabba gibi eski nazım biçimleriyle yeni kavram ve konuları işlemiştir. 
    • “Kanun, vatan, hürriyet, adalet, hak, hukuk” gibi konuları işlemiştir. 
    • Şiirlerinde aruz ölçüsünü kullanmıştır. 
    • Tiyatrolarında geçen bazı şiirlerinde hece ölçüsünü kullanmıştır. 
    • Şiiri, düşüncelerini aktarmak için bir araç olarak kullanmıştır. 
    • Şiirde sosyal konulara ağırlık vermiştir. 
    • Toplum için sanat ilkesine bağlı kalmıştır. 
    • Şinasi’yle tanışıncaya kadar tümüyle divan şiiri çizgisinde yazmıştır. Şinasi’yle tanıştıktan sonra divan şiirinden uzaklaşarak Batı şiiri çizgisine yaklaşmıştır. 
    • Şiirinde üç farklı dönem vardır: 
    • a. İlk dönem şiirleri, biçim bakımından eski, konu (öz) bakımından yenidir. (Gazelleri) 
    • b. Daha sonraki şiirleri, biçim bakımından eski, konu (öz) bakımından yenidir. (Hürriyet Kasidesi) 
    • c. Son dönem şiirleri biçim ve konu (öz) bakımından da yenidir. (Vaveyla) 
    • Divan şiirini, abartılı bir biçimde eleştirmiştir, kocakarı masallarına benzetmiştir. 
    • Romantizm akımının etkisinde kalmıştır. 
    • Romanları teknik açıdan kusurludur. Araya girip bilgi vermiştir. 
    • Düz yazılarında (nesirlerinde) sanatkârane (edebi) bir üslup kullanmıştır. 
    • Yazıda konuşma dilinin kullanılmasından yana olmuş ve özellikle tiyatrolarını sade bir dille yazmıştır. 
    • Tiyatroyu halk eğitiminde bir araç olarak görmüştür. 
    • Tiyatro yapıtlarının konularını günlük hayattan veya tarihten almıştır. 
    • Ona göre “Tiyatro bir eğlencedir ve eğlencelerin en faydalısıdır.” 
    • Tiyatrolarının tümü dramdır. 
    • "Vatan yahut Silistre" isimli oyunu sahnelendikten sonra Mağusa’ya sürülmüştür. 
    • Türk edebiyatındaki yerini, düz yazı alanında; özellikle roman, tiyatro, makale, biyografi, eleştiri, tarih türünde yazdığı yapıtlar belirlemiştir. 
    • Gazetecilik yönü de vardır, Ziya Paşa ile birlikte Hürriyet gazetesini çıkarmıştır. 
    • Sosyal ve siyasi konularda hicivler de yazmıştır. 
    • Encümen-i Şuara topluluğunda yer almıştır. Osmanlıcılık düşüncesini benimsemiştir. 
    • “Lisan-ı Osmani’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazat-ı Şamildir” makalesinde dil ile ilgili görüşlerini ortaya koymuştur. 
    • "Renan Müdafaanamesi"ni Fransız tarihçi Ernest Renan’ın “İslamiyet, ilerlemeye engeldir.” düşüncesini çürütmek için yazmıştır. 
ESERLERİ
       
RomanTiyatro
    • Vatan Yahut Silistre
    • Celalettin Harzemşah
    • Zavallı Çocuk
    • Akif Bey
    • Gülnihal
    • Karabela
Eleştiri
    • Tahrib-i Harabat
    • Takip
    • İrfan Paşa'ya Mektup
    • Renan Müdafaanamesi
Anı
    • Magosa Hatıraları
    • Biyografi
    • Fatih Sultan Mehmet
    • Selahaddin-i Eyyubi
    • Yavuz Sultan Selim
Çıkardığı Gazeteler
    • Tasvir-i Efkâr
    • Hürriyet
    • İbret
Tarih
  • İslam Tarihi
  • Osmanlı Tarihi
  • Evrak-ı Perişan
  • Devr-i İstila
  • Barika-i Zafer
  • Kanije Muhasarası
ZİYA PAŞA (1825-1880) 
  • Şinasi ve Namık Kemal'le birlikte Tanzimat'la başlayan yeni Türk edebiyatının ilk aşamasını oluşturan üç sanatçıdan biridir. 
  • Ziya Paşa meşrutiyetçi ve toplumcu bir şairdir. 
  • Çeşitli devlet kademelerinde çalışmış, politika ve sanatla uğraşmıştır. 
  • Düşünceleriyle yenilikçi, yapıtları ve yaşantısıyla eskiye bağlı bir sanatçı olan Ziya Paşa’daki tezat ve ikilik hem yaşantısına hem de yapıtlarına yansımıştır.
  • Hürriyet gazetesinde çıkan "Şiir ve İnşa" makalesinde Halk edebiyatını ve dilini savunur, gerçek şiirimizin halk şiiri olduğunu belirtmiştir. Bir süre sonra hazırladığı "Harabat" adlı antolojide Divan şiirini yücelterek Halk şiirini kötülemiş ve halk ozanlarının şiirlerini "eşek anırması" olarak nitelemiştir. 
  • Ziya Paşanın yaşadığı bu çelişkiye Namık Kemal tepki göstermiş ve onu eleştirmek için Tahrib-i Harabad adlı eleştirileri yazmıştır. 
  • Hem biçim hem de hayalleri ve duyuş tarzı bakımından divan şiirine bağlıdır. 
  • Divan şiiri nazım biçimlerini kullanan sanatçının lirik sayılabilecek gazelleri vardır. 
  • Sade bir dili savunmuş, beğenmiş; ancak Arapça, Farsça tamlamalarla yüklü bir dil kullanmıştır. 
  • Hece ölçüsüyle yazdığı birkaç türküsü dışında bütün şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır. 
  • Tanzimat Edebiyatının bütün özelliklerini taşır. Tanzimat Edebiyatını oluşturan dört önemli etki (divan şiiri, mahallileşme etkisi, Batı etkisi, âşık tarzı) onun şiirlerinde ve düz yazılarında görülür. 
  • Türk edebiyatında terci-i bent ve terkib-i bent türlerinin en önemli şairlerindendir. 
  • En ünlü şiiri Terkib-i Bent DÖNEMİNİN SOSYAL BİR ELEŞTİRİSİDİR.(Ziya Paşa bu şiirini Bağdatlı Ruhi'ye nazire yazmıştır) 
  • ESERLERİ VE TÜRLERİ
  • Hiciv: Zafername 
  • Düzyazı: Rüya 
  • Mektup: Veraset Mektupları 
  • Şiir: Eş’ar-ı Ziya 
  • Makale: Şiir ve İnşa 
  • Anı: Defter-i Amal 
  • Tercümeleri: Viardot’tan Endülüs Tarihî‘ni, Cheruel ile Lavallee’den Engizisyon Tarihî‘ni, J.J. Rousseau’dan Emil‘i, Moliere’den Tartuffe‘ü tercüme etmiştir.
ABDÜLHAK HAMİT TARHAN (1852-1937)
  • Edebiyatımızın en bireysel şairlerindendir.
  • Batılılaşma hareketinin asıl öncüsü olarak kabul gördüğü için kendisine "ŞAİR-İ AZAM"(büyük şair) lakabı verilmiştir.
  • İkinci dönem Tanzimat edebiyatının en verimli, üretken, kudretli yazarlarından olan Abdülhak Hamit, modern edebiyatımızın kurucularındandır. Doğu ile Batı arasında bir köprü olabilecek kadar kuvvetli bir kültüre sahiptir.
  • Şiirdeki Batılılaşma hareketinin asıl büyük öncüsüdür.  Şiir biçiminde ve içeriğinde önemli değişiklikler yapmıştır. Onda ölçü, uyak, dil kaygısı görülmez; bundan dolayı eserleri dil bakımından kusurludur. Dili çok ağır üslubu dağınıktır.
  • Abdülhak hamit Tarhan, şiirde tezatlara, şaşırtmacalara çok yer vermiş; lirik-felsefi bir anlayışla yazmıştır. Günlük hayat, ölüm, metafizik düşünceler, tabiat, aşk, vatan sevgisi gibi konuları işlemiştir.
  • Tanzimat şiirine geniş ufuklar açan, divan şiiri geleneğini tamamıyla yıkan Abdülhak Hamit; Tanzimat şiirine yüksek bir anlatım yeteneği kazandırmıştır.
  • Veremden ölen eşi Fatma Hanım onun edebiyatını büyük ölçüde etkilemiştir. Böylelikle ölüm teması onun şiirlerinin en temel teması olmuştur. Ünlü Makber şiirini eşinin ölümü üzerine yazmıştır.
  • Tiyatrolarında ağır bir dil kullanmıştır. Ayrıca tiyatroları sahne tekniğine de uygun değildir. Abdülhak Hamit tiyatrolarını sahnelenmek için değil okunmak için yazmıştır. nazım-nesir karışık tiyatrolarında tarihi olaylar ve hayallerini anlatmıştır.
  • Sanat için sanat anlayışını benimseyen sanatçı, romantizm akımın etkisindedir.
  • Abdülhak hamit Tarhan, edebiyatımızın ilk pastoral şiir örnekleri olan şiirlerini Sahra adlı eserde toplamıştır.
ESERLERİ:

ŞİİR:

Sahra (1879)
Ölü (1886)
Hacle (1886)
Bir Sefilenin Hasbihali (1886)
Bâlâ'dan Bir Ses (1911)
Validem (1913)
İlham-ı Vatan (1918)
Tayflar Geçidi (1919)
Ruhlar (1922)
Garâm (1923)

OYUN:
İçli Kız (1874)
Sabr ü Sebat (1875)
Duhter-i Hindu (1875)
Nazife yahut Feda-yı Hamiyet (1876, 1919)
Tarık yahut Endülüs Fethi (1879, 1970)
Eşber (1880, 1945)
Zeynep (1908)
Macera-yı Aşk (1910)
İlhan (1913)
Tarhan (1916)
Finten (1918, 1964)
İbn Musa (1919, 1928)
Yadigar-ı Harb (1919)
Hakan (1935)
"MAKBER" ŞİİRİNDEN

Eyvah! Ne yer, ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu âh ü zâr kaldı.

Şimdi buradaydı, gitti elden
Gitti ebede gelip ezelden.

Ben gittim, o hâksâr kaldı,
Bir gûşede târmâr kaldı;

Bâkî o enîs-i dilden, eyvâh!
Beyrut’ta bir mezâr kaldı.
RECÂİZÂDE MAHMUT EKREM (1847-1914)
  • Tanzimat ikinci dönem sanatçılarından Recaizade Mahmut Ekrem; şiir, roman, tiyatro, hikaye ve eleştiri türünde eserler vermiş, dönemin genç kuşaklarına örnek olmuş bir sanatçıdır.
  • Döneminde "üstad" olarak tanınır.
  • Bu dönemde eski edebiyat taraftarlarıyla, özellikle Muallim Naci ile, kalem mücadelesi yapan öncü sanatçılardandır. Yeni edebiyatı savunanların hocası olmuştur.
  • Servetifünun dergisinin başına Tevfik Fikret'i getirerek Edebiyatıcedide hareketinin hazırlayıcısı olmuştur.
  • Tevfik Fikret'in akıl hocasıdır.
  • Şiirleri sanat bakımından pek güçlü olmayan sanatçı, sanat için sanat ilkesiyle yazmış, kulak için kafiye görüşünü ilk kez ortaya atarak bu konuda büyük bir tartışma başlatmış; göz için kafiye anlayışında olan Muallim Naci ile büyük bir tartışmaya girmiştir.
  • Hece ölçüsüyle yazdığı şiirleri de olmakla birlikte, aruza bağlı kalmıştır.
  • Güzel olan her şeyin şiir olabileceği fikrinin savunucusudur.
  • Batı edebiyatı nazım şekillerini başarıyla kullanmıştır.
  • Şiirlerinde hüzün ve acı vardır. Piraye, Emced, Nijad adlı çocuklarının ölümünü görmüş olması ona içli ve acı dolu şiirler yazdırmıştır. Hüzünlü duygular, ölümü hatırlatan tabiat manzaraları, solgun güller, romantik güzellikler şiirlerinde işlediği konulardandır.
  • Bütün yapıtlarında sanat için sanat anlayışını benimsemiştir.
  • Düzyazı alanındaki en önemli eseri, edebiyatımızın Batılı anlamdaki ilk realist romanı sayılan Araba Sevdası'dır. Bu eserde, yanlış ve bilinçsizce Batıyı takip etmeye çalışan Bihruz Beyin ne hallere düştüğü anlatılır. Realist çizgilerle ve ince bir mizahla bilinçsiz şekilde Batılı olmaya çalışan insanlar bu eserde göz önüne serilir.
  • Şiirlerinde romantizmin, tiyatrolarında klasisizmin etkileri,roman ve öykülerinde realizmin etkisi görülür.
  • Eserleri
  • Şiir: Nağme-i Seher, Yadigâr-ı Şebâb, Zemzeme I-II-III, Tefekkür, Pejmürde, Nijad Ekrem, Nefrin.
  • Roman: Araba Sevdası.
  • Öykü: Saime, Muhsin Bey Yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi, Şemsa.
  • Oyun: Afife Anjelik (İlk romantik dram), Atala Yahut Amerikan Vahşileri, Vuslat Yahut Süreksiz Sevinç, Çok Bilen Çok Yanılır.
  • Ders Kitabı: Talim-i Edebiyat,
  • Eleştiri: Takdir-i Elhan, Zemzeme III Mukaddimesi.
  • Biyografi: Kudemadan Birkaç Şair Takrizat.
SERVETİFÜNUN ŞİİRİ GENEL ÖZELLİKLERİ
  • Türk edebiyatını kesin olarak modernleştiren Servetifünun büyük bir hızla sonuç aldığı ilk edebi tür şiirdir.
  • Topluluğun genelinin şair olması ve Tevfik Fikret’in güçlü bir şair olması şiir konusunda hızlı bir netice almayı sağlamıştır.
  • Konular bireyseldir.
  • Oldukça ağır, süslü, sanatlı ve sanatkârâne bir dil ve üslup kullanılmıştır.
  • Parnasizm ve sembolizm etkileri görülür.
  • Aruz ölçüsü kullanılmıştır.
  • "Kafiye göz için değil kulak içindir." görüşünü benimsemişlerdir. 
  • Fransız şiiri örnek alınmıştır.
  • 'Sanat için sanat'' anlayışını benimsemişlerdir.
  • Serbest müstezat, terza-rima, triyole, sone gibi nazım şekillerini kullanmışlardır.
  • Beyitlerle bentler bir arada kullanılmıştır.
  • Parça güzelliği yerine bütün güzelliği ön plana çıkmıştır.
  • Anlatılan bir düşünce, bir ifade sonraki birimlere taşınabilmiştir (anjambman)
  • Serveti fünun şiiri melankoliktir, duygusaldır, karamsardır. (Dönemin siyası baskısı etkisi)
SERVETİFÜNUN ŞAİRLERİ:
  • TEVFİK FİKRET (1867-1915)
  • Asıl ismi Mehmed Tevfik olan şair ve öğretmen Tevfik Fikret, 24 Aralık 1867'de İstanbul'un Kadırga semtinde doğdu.
  • Servetifünun edebiyatının en önemli şairidir.
  • Önceleri sanat için sanat, sonraları toplum için sanat anlayışını savunmuş ve buna uygun eserler vermiştir.
  • Servetifünun topluluğunun dağılmasından sonra yazdığı şiirlerde toplumsal konulara yönelir. Bu şiirlerinin ana teması "hürriyet" ve "medeniyet"tir.1901'den sonraysa yöneldiği toplumsalcı nitelikteki şiirlerini topladı.
  • Toplumsal ve siyasal ortamı Han-ı Yağma, 95’e Doğru, Balıkçılar, Haluk’un Bayramı, Tarih-i Kadim, Promete, Sis gibi şiirleriyle eleştirmiştir. 
  • SİS  şiirinde İstanbul'a nefretini dile getirmiştir.
  • Ferda (Yarın) şiirinde gençlerin vatana karşı sorunluluk ve görev temasını işlemiştir. 
  • Karamsarlığı ve iç dünyasındaki çalkantıları şiirlerinde öne çıkmıştır. 
  • Serbest müstezatı şiirlerinde başarıyla kullanmıştır. 
  • Aruzla Türkçeyi, şiirle düz yazıyı başarıyla kaynaştırmayı bilmiştir 
  • Beyit ve mısra bütünlüğünü kırmış, anlamı birkaç dizeye yaymıştır. (anjambman özelliği)
  • Nazmı nesre başarıyla yaklaştırmış, manzum hikayeler yazmıştır. 
  • Şiirlerinde noktalama işaretlerine, biçimsel mükemmelliğe, tasvire önem vermiştir. 
  • “Yağmur” şiirinde olduğu gibi şiirin içeriğine uygun aruz kalıplarını seçmiş ve kullanmıştır. 
  • Şiirlerinde parnasizmden etkilenmiştir.
Tevfik Fikret

ESERLERİ
  • Rübab-ı Şikeste (1900-1984) 
  • Haluk'un Defteri (1911-1984) 
  • Rübabın Cevabı (1911-1945) 
  • Şermin (1914-1983) 
  • Tarih-i Kadim (1905) 
  • Son Şiirler (1952. Yay. Haz. Cevdet Kudret)
CENAP ŞAHABETTİN (1870-1935)
  • Gerçek mesleği doktorluk olan sanatçı, Servetifünun edebiyatının Tevfik Fikret’ten sonra gelen en önemli şairidir. 
  • Tıp eğitimi için gönderildiği Paris’te, tıptan çok şiire alaka duymuş ve Fransız sembolistlerini tanımıştır. 
  • “Sanat için sanat” anlayışına uygun eserler vermiştir. 
  • Eserlerinde sosyal konulara hiç değinmemiştir. Bireysel temalara yönelmiş, şiirlerinde genellikle aşk ve doğa konularını işlemiştir. 
  • Cenap Şahabettin, farklı ve ince hayallerini dile getirmek için Arapça ve Farsça'dan yeni sözcükler kullanmış bu da onun şiir dilini iyice ağırlaştırmıştır. Şiirlerinde çok zengin bir lirizm ve geniş hayal gücü göze çarpar. 
  • Elhan-ı Şita (Kış Ezgileri) şiirinde karın yağışını okuyucuya hissetirmiştir. 
  • Halk arasında birçok dizesi atasözü gibi kullanılmaktadır.
  • Hem şiir hem de düzyazı türlerinde eserleri vardır.
Eserleri: Tâmat, Hac Yolunda, Avrupa Mektupları, Suriye Mek­tupları, Tiryaki Sözleri, Yalan, Körebe, Nesr-i Harp, Evrak-ı Eyyam, Nesr-i Sulh

FECRİATİ ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ

  • “Sanat, şahsi ve muhteremdir (saygıdeğerdir).” diyerek gayelerinin sanata ve edebiyata hizmet et­mek olduğu”nu açıkladılar, Servet-i Fünuncuları yeteri kadar Batı edebiyatı yanlısı olmamakla suçladılar. Batı’daki edebiyat topluluklarından fay­dalanmak, en büyük gayeleri arasındadır.
  • Özellikle Fransız edebiyatını örnek al­dılar. Yurdun sanata ve bilime ihtiyacı olduğunu düşünerek, edebiyatın önemini ve ciddiyetini hal­ka anlatmak gerektiği fikrini savundular.
  • Yapıtlarında aşk ve tabiat konusunu işlediler.
  • Duygulu ve romantik bir aşkı dile getirdiler.
  • Gerçekten uzak tabiat betimlemeleri yaptılar.
  • Fransız sembolistlerinden etkilendiler.
  • Dil ve üslup yönünden Servetifünuncularla aynı doğrultudadırlar. Dilleri ağır, sanatlı ve süslüdür. Arapça, Farsça sözcük ve tamlamalarla doludur.

Fecriati  topluluğu Servet-i Fünun topluluğunun devamı olmuştur. Köklü bir yenilik, ori­jinallik sağlayamadıkları için ve sanat anlayışlarında birlik ve bütünlük olmadığından 1912'de dağılmış­lardır. Dağılan sanatçıların bir kısmı Milli Edebiyat akımına dahil olurken bir kısmı da bağımsız olarak sanat yaşamına devam etmiştir.

 
AHMET HAŞİM (1884-1933)
 
*Fecr-i Âti topluluğunun en güçlü şairidir. 
*Şiirlerinde musiki  vardır. 
*Empresyonizm ve sembolizmin etkisiyle şiirler yazar. 
*Ona göre şiir, anlamın ve ahengin uyumundan doğar. 
*Ahenk kavramına büyük önem verir. 
*Sanatçıya göre gerçek şiir, nesre çevrilmesi mümkün olmayan bir şiirdir. 
*Tüm şiirlerini aruz ölçüsüyle yazan şair, Arapça ve Farsça sözcüklere de bolca yer verir. 
*Haşim, anlamca kapalı olan şiirleri sever. 
*Serbest müstezata ilgi duyar. Haşim’e göre şiirlerde “açıklık” ve “fikir” gereksizdir. Şiir, anlamını okuyucudan almalıdır. Okuyucu kendi gücü oranında yorum yapmalıdır. 
*”Piyâle” Haşim’in olgunluk dönemi şiirlerini kapsamaktadır. 
*Bu dönemde hayat ve kadın karşısında kendisini yalnızlık içinde bulan sanatçının ruh yansımaları vardır. 
*Ahmet Haşim, hece ölçüsünü musiki açısından yeterli görmez, serbest müstezatı Servet-i Fünûnculardan daha rahat kullanır. 
Ahmet Haşim hece ölçüsünü hiç kullanmamıştır. Hatta bu ölçüyü “Köylü Vezni” olarak nitelemiştir. 
*Şiirlerinde tasvire yer veren sanatçı sıfatları da çok kullanır. 
*Sembolizmin ahenk ve anlam kapalılığı ilkesinden; empresyonizmin izlenimlerinden yararlanır. 
*Sanatçı, toplumsal sorunlara ilgisizdir. Şiirlerinin konusunu hüzün, yalnızlık, ölüm, aşk gibi bireysel konular oluşturur. 
*Haşim’e göre şiir, musiki ile söz arasında; fakat sözden çok musikiye yakın bir dildir. Şiirlerin, açık ve anlaşılır olmasına karşıdır. Haşim; sarı, kırmızı, siyah renkleri kullanır. 
*Şiirlerinde duygusallığa anlam kargaşalığına önem veren sanatçı nesirlerinde açık, yalın, anlaşılır bir üslupla karşımıza çıkar. Sanatçının fıkraları, edebi tenkitleri, gezi yazıları vardır. Ayrıca nesirlerinde sosyal konulara da ağırlık verir. 



ESERLERİ 

ŞİİRLER: 

Göl Saatleri (1921)
Piyale (1926)

FIKRA VE SOHBET: 

Bize Göre (1926)
Gurabahane-i Laklakan (1928)

GEZİ: 
Frankfurt Seyahatnamesi (1933)
 

SAF(ÖZ) ŞİİR NEDİR?


“Saf (öz)”sözcüğü; var olan bir şeyin katıksız, arı, halis, has olma haline denir. Saf şiir ise “şiirin şiirsel olmayan unsurlardan ayıklanarak saflaştırılmış bir duruma getirilmesi” demektir.

Fecriati Dönemi’nde başlayıp Millî Edebiyat ve Cumhuriyet  Döneminde etkili olan “saf şiir geleneği”nin genel özellikleri şunlardır:
Saf Şiirin Özellikleri
  •  Bu görüşü savunanlarda estetik tavır ön plandadır.
  • "Sanat için sanat"anlayışı hakimdir. Öz şiir anlayışı savunan şairler, siyasi olaylardan uzak durmuş, sadece saf şiiri amaçlamışlardır.
  • Dili ustaca ve sanatlı kullanmak esastır. 
  • Şairler iç ahengi yakalayabilmek için söz sanatlarında, ses benzerliklerinden redif ve kafiyeden yararlanmışlardır. 
  • Dilde saflaşma, sadeleşme görülür. Şiir soylu bir sanat olarak kabul edilir. En değerli şey dizedir. Şairlerin kendine özgü imge düzenleri vardır. 
  •  Sembolizmden etkilenmişlerdir.
  • İşlenen temalar sıradan okurun anlayamayacağı niteliktedir.
  • Güzel şiirin ancak çalışarak elde edileceği ve şiirin emek işi olduğu görüşü hakimdir. 
Türk edebiyatında saf şiirin ilk ve en önemli temsilcileri Ahmet Haşim ve Yahya Kemal Beyatlı’dır. Cumhuriyet Dönemi’nde ise Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas gibi şairler bu şiir geleneğiyle ürün vermişlerdir.

                                                  

Millî Edebiyat Dönemi'nde Saf Şiir
  • Millî Edebiyat Dönemi’nde Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Haşim bu anlayışla şiirler yazmıştır.
  • Bu anlayışla yazan sanatçılar sözcüklerin ses, ahenk özelliklerine önem vererek şiirde müzikalite sağlamaya çalışmışlardır.
  • Ahmet Haşim’in “Şiir söz ile musiki arasında sözden ziyade musikiye yakındır”ile Yahya Kemal’in “Şiir bir nağmedir, şiirde nefes ve ses iki unsurdur.” sözleri saf şiirin müzikle ilgisini ve belirgin özelliklerinden birini ortaya koymuştur.
  • Her iki sanatçı da zengin ve sağlam bir şiir diliyle eserlerini kaleme almıştır.
  • Sanatlı söyleyişe önem vererek toplumsallıktan uzak, sanatsal değeri ön planda olan bireysel temalı şiirler yazmışlardır.
  • Yahya Kemal; Türk tarihinin şanlı geçmişinin yanı sıra “aşk,ölüm, İstanbul sevgisi” gibi temaları işlerken Ahmet Haşim,“karamsarlık ve hüzün duygusu oluşturan akşam, karanlık,
  • gece, gurbet ve tabiat manzaralarını” işlemiştir.
  • Her iki sanatçı da hece ölçüsü yerine aruz ölçüsünü kullanmıştır.
  • Ahmet Haşim sembolizm, Yahya Kemal Beyatlı ise parnasizm akımının etkisinde şiir yazmıştır.
  • Farklı nazım birimleri ve nazım şekilleri kullanmışlar; Ahmet Haşim serbest müstezat, sone gibi biçimler kullanırken Yahya Kemal Beyatlı divan edebiyatı nazım şekillerinden yararlanmıştır.
 

SAF ŞİİR ÖRNEĞİ:
MERDİVEN


Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak

Sular sarardı yüzün perde perde solmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

Eğilmiş arza kanar muttasıl kanar güller
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı neden tunca benziyor mermer

Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta


YAHYA KEMAL BEYATLI'NIN EDEBİ KİŞİLİĞİ-ESERLERİ
Doğumu: 2 Aralık 1884
Ölümü: 1 Kasım 1958

  • Milli edebiyat döneminin bağımsız isimlerindendir.
  • Yazar, şair, siyasetçi ve diplomat kimlikleriyle ön plana çıkan ve doğum adı Ahmed Agâh olan Yahya Kemal Beyatlı, 2 Aralık 1884'te Üsküp Yenimahalle'de dünyaya geldi.
  • Birçok resmi görevde bulunan sanatçı şiire Servetifünun etkisiyle başladı.
  • Fransa’ya gitti Fransız şiirinden etkilendi.
  • Sanatçı kişiliğini, Paris'te iken ünlü tarihçi Albert Sorel'in derslerinden aldığı tarih zevkiyle bazı Fransız şairlerinin (Baudelaire, Verlaine) ölçü ve biçim güzelliklerinde bulur.
  • Neo-klasizm anlayışıyla eser verdi. Çağdaş Batı şiiriyle Divan şiirini kaynaştırmaya çalıştı.
  • Sembolizmin etkisiyle şiirde ahenk ve musıkiye büyük önem verdi.
  • Parnasizmin etkisiyle şiirde biçim mükemmelliğini yakalamaya çalıştı, sözcük seçiminde çok titiz davrandı. (Bu akımın en önemli temsilcisi görülür)
  • Eserlerinde Divan şiirini temel kaynak olarak seçti. Divan şiiri nazım şekillerini ve “Ok” hariç bütün şiirlerinde aruz ölçüsünü kullandı.
  • Türkçe ile aruz veznini en iyi bağdaştıran kişilerden olan Yahya Kemal, aruz ölçüsünü Türk aruzu haline getiren şahıslar içerisinde yer alır.
  • Nazım-nesir yakınlaşmasına karşı çıktı.
  • O tam bir İstanbul aşığıdır. Tevfik Fikret’in “Sis” adlı, İstanbul'u tahkir ettiği şiirine karşı “Siste Söyleniş” adlı şiiriyle cevap vermiştir.
  • Osmanlı tarihi, aşk, ölüm, sonsuzluk, musıki ve İstanbul sevgisi en fazla işlediği temalardır.
  • Nedim’den sonra İstanbul’u en fazla işleyen şairdir.
  • Eski nazım biçimleriyle konuşulan Tükçenin en güzel örneklerini vermiştir.
  • Yahya Kemal Beyatlı için "Türkçe" her şeydir. "Türkçe ağzımda annemin sütüdür." diyerek şiirlerinde konuşulan Türkçeyi başarıyla kullanır.

NOT: Yahya Kemal hayatı boyunca hiç eser yayımlamamış, günümüzdeki eserleri Yahya Kemal Enstitüsü tarafından yayımlanmıştır. Sanatçı en çok eleştiriyi bu konuda almıştır ve görüşlerine muhalif olan kesim tarafından "esersiz şair" olarak nitelendirilmiştir.

 
ESERLERİ

Şiir

Düzyazı (deneme-makale-söyleşi)
    • Aziz İstanbul
  • Edebiyata Dair
  • Eğil Dağlar
  • Tarih Muhasebeleri
Biyografi

  • Siyasi ve Edebi Portreler
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ:
  • 1911’de yayın hayatına başlayan Genç Kalemler dergisinde toplanan şairler; kullandıkları dil, biçim,
  • ölçü ve işledikleri temalarla Millî Edebiyat’ın oluşumunu sağlamıştır. Türkçülük akımının savunucusu Mehmet Emin Yurdakul, Millî Edebiyat akımının öncü ismidir. Servetifünun şiirinin zirvede olduğu dönemde onun toplum için, yalın bir dille ve hece ölçüsüyle yazıp yayımladığı Türkçe Şiirler, Millî Edebiyat şiirinin habercisi niteliğindedir.
  • Bu dönem şiirlerinde yalın ve anlaşılır bir dil kullanılmış
  • Hece ölçüsü benimsenmiştir
  • Dönem şairleri halk şiiri nazım şekillerinden faydalanmıştır
  • Şiirde doğa ve yurt güzelliklerinin yanında kahramanlık ve vatan sevgisi gibi temalarda işlenmiştir
  • Bu dönemin en önemli şiir topluluğu olan Beş Hececiler şiirde önemli bir çıkış yapmıştır
  • Milli edebiyat döneminde halka doğru ilkesi gereğince ulusal kaynaklara dönülmüştür...
  • Konu seçiminde yerlilik esas alınmıştır.
    MEHMET EMİN YURDAKUL(1869-1944)
    • Mehmet Emin Yurdakul
    • Milli edebiat akımı ve Türkçülüğün önde gelen temsilcileri arasında yer aldı.
    • “Türk Şairi”, “Milli Şair” ünvanı ile tanınır..
    • Tanzimat Dönemi'nde ortaya çıkan “halk için halk diliyle yazma” anlayışını Servet-i Fünûn Döneminde yeniden canlandıran sanatçı Mehmet Emin Yurdakul’dur.
    • Şiirlerinde Türk milletinin yüceliğini haykırır.
    • 1897’de Türk-Yunan Savaşı sırasında “Cenge Giderken” adlı şiiri yazmıştır. Bu şiiri yazmıştır. Bu şiirin ilk dizesi olan “Ben bir Türküm; dinim, cinsim uludur.” sözüyle edebiyatımızda yeni bir çığır açmıştır.
    • Şiirlerinde kahramanlık ve milli bilinci öne çıkararak savaşa giden halkı cesaretlendirmiştir.
    • Konuşma diliyle ve hece ölçüsüyle şiirler yazmak gerektiği üzerinde durmuştur.
    • Türkçe şiirler adlı kitabıyla edebiyat çevrelerinde sesini duyurmuştur. Onun bu eseri ile Türkçülük edebiyat alanına girmiştir.
    • Sade dil ve hece ölçüsü ile şiirler yazan ilk şairdir.
    • Milli duyguları ve sosyal konuları işlemiştir.
    • Dil ve şekil özellikleri bakımından halk şiirinden etkilenmiştir.
    ESERLERİ:

    ŞİİR:

    • Türkçe Şiirler (1899-1918)
    • Türk Sazı (1914)
    • Ey Türk Uyan (1914)
    • Tan Sesleri (1915, 1956)
    • Ordunun Destanı (1915)
    • Dicle Önünde (1916)
    • Hastabakıcı Hanımlar (1917)
    • Turana Doğru (1918)
    • Zafer Yolunda (1918)
    • İsyan ve Dua (1918)
    • Aydın Kızları (1919)
    • Mustafa Kemal (1928, şiir ve düzyazı)
    • Ankara (1939)
    DÜZYAZI:
    • Fazilet ve Asalet (1890)
    • Türkün Hukuku (1919)
    • Kral Corc’a (1923)
    • Dante’ye (1928)
    ZİYA GÖKALP (D: 23 Mart 1876-Ö: 25 Ekim 1924) 
    • Diyarbakır'da doğdu, İstanbul'da ya­şamını yitirdi. Asıl ismi Mehmet Ziya’ dır. 
    • Ziya Gökalp, sanatı, düşüncelerini yaymak için araç olarak kullanan şairlerdendir. 
    • Şiirleri de düz yazıları da fikir ağırlıklıdır. O, bunlarda sanatsal bir ağırlığa yönelmediği gibi dilsel bir yetkinliğe ulaşamamıştır. 
    • Onun en büyük özelliği Türkçülük sisteminin bir düzene bağlamasıdır. 
    • O'nun fikir hayatında önemli bir dönüm noktası ve sanat hayatının ikinci merhalesinin başlangıcı olan "TURAN" şiiri çok ünlüdür ve bu şiir aruzla yazılmıştır. 
    Vatan ne Türkiyedir Türklere, ne Türkistan
    Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan

    • Ziya Gökalp'ın sanatının en önemli özelliklerinden biri de Türk şiirine o zamana kadar ihmal edilen Türk mi­tolojisini sokmasıdır. Şair, destan yönünden çok zen­gin olan Türk mitolojisini şiirlerinde yansıtmıştır. 
    • Milli Edebiyat Akımı'na düşünsel yönden büyük katkılar sunmuştur. 
    • Edebiyatımızın gelişmesi için halka, ulusal kaynaklara gidilmesi, yalın bir dil kullanılması, aruz yerine hece ölçüsünün tercih edilmesi konuşma dili ile yazı dilinin birleştirilmesi, Halk edebiyat ile Batı edebiyatının örnek alınması gerektiğini savunur. 
    • Şiirlerinde çoğunlukla ikili (mesnevi), koşma, sone vb. nazım şekillerini kullanan Gökalp, şiir sanatı­nın teknik yönüyle pek ilgilenmemiştir. O, şiirin ne söy­lediği kısmıyla ilgilenmiştir. Bu yönüyle onun şiirlerinde kuru bir didaktizm göze çarpar. 
    • Eserinde sade, konuşma diline yakın, doğal, kolay anlaşılır bir dil kullanmıştır. 
    • Türk mitolojisinden, Türk folklorundan, Dede Korkut Hikâyelerinden, masalardan yararlanılır. 
    • Hece ölçüsünün benimsenip yaygınlaşmasında büyük rolü olmuştur. 
    • İnceleme, makale, didaktik şiir, manzum destan, masal türlerinde eserler vermiştir..

                                                       
    ESERLERİ:
    Şiir:

    * Kızıl Elma
    * Yeni Hayat
    * Altın Işık

    Düz yazı:
    * Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak
    * Türkçülüğün Esasları
    * Türk Töresi
    *Türk Ahlakı
    *Malta Mektupları
    * Doğru Yol
    * Türk Medeniyet Tarihi


    MANZUM HİKAYE
    • Bu dönemde toplumun siyasî ve ekonomik problemlerinin gerçekçi biçimde yansıtıldığı manzumeler yazılmıştır. Konusunu halkın yaşama biçimi ve değerlerinden alan manzumelerle ön plana çıkan isim ise Mehmet Akif Ersoy’dur.
    • Nazmın nesre yaklaştığı ve didaktik bir üslubun göze çarptığı manzum hikâyelerde sanatçı, ele aldığı konuyu bir olay örgüsü içinde vermiştir
    • Sanatını toplumun hizmetine adayan Mehmet Akif; manzumelerinde Ziya Gökalp gibi Türkçülüğü değil, İslamcılığı öne çıkarmıştır. Onu Ziya Gökalp ve çevresindeki şairlerden ayıran diğer bir özellik ise hece yerine aruz ölçüsünü kullanmasıdır.
    • Sanatçı, manzumelerinde Arapça, Farsça sözcüklerin yanı sıra, günlük deyişlere ve sokak diline de yer verilmiştir.
    MEHMET ÂKİF ERSOY (1873-1936)
    • İSTİKLÂL ŞAİRİMİZDİR.
    • Küçük yaşta iyi bir din eğitimi görmüş, Arapça, Farsça; gençlik yıllarında ise Fransızca öğrenmiş olan Mehmet Âkif, dini -milli - lirik - epik özellik taşıyan şiirleriyle edebiyatımızdaki yerini almıştır.
    • 1908'den sonra Sırat-ı Müstakim ve Sebil'ür-Reşat adlı din dergilerinde şiirler, din ve edebiyatla ilgili makaleler yayımlayarak yazı hayatına başlamıştır.
    • Şiirlerinin çoğunda İslâm'ı anlatmaya çalış­mış, İslâm dininin doğru anlaşılması duru­munda toplumun ilerleyebileceğini söylemiş­tir.
    • Mehmet Âkif realist bir şairdir."Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim/İnan ki her ne demişsem görüp de söylemi­şim..." dizeleri onun bu özelliğini yansıtır.
    • Öğretici yanı ağır basan, din, ahlâk, vatan konularının işlendiği şiirlerinde konuşma dili­ni başarıyla kullanmıştır.
    • Tüm şiirlerini aruzla yazmıştır.
    • Aruzu konuşma diline büyük bir başarıyla uygulayan şair, nazmı nesre yaklaştırmıştır (Bu özellikleriyle Tevfik Fikret'e benzer).
    • Şiirlerinin çoğu manzum öykü şeklindedir.
    • Âkif, birçok şiirinde sosyal sorunlara da yer vermiştir. Sözgelimi "Küfe"şiirinde yetim kalan bir çocuğun dramını, "Mahalle Kah­vesinde zamanını kahvelerde öldüren tem­bel kişileri, "Köse İmam"da İslâmı yanlış anlayarak karısını boşamak isteyen acıma­sız, cahil bir adamı... anlatır.
    • Sanatçı, milli marşımız olan İstiklâl Marşı'nın da şairidir.
    • Mehmet Âkif, özlediği gençliği "Asım"da simgeleştirmiştir. Ona göre gençlik İslâm inancı ile Batı'nın bilimini sentezleyebilirse görevini yapmış olacaktır.
    • Mehmet Âkif, Fransız sanatçı Emile Zola'nın gerçekçiliğine hayrandır. Bu bakımdan da naturalisttir. Gerçeği olduğu gibi, bütün çir­kinliği ve kusurlu yanlarıyla anlatması onu naturalistlere yaklaştırır.
    ESERLERİ: Mehmet Âkif bütün şiirlerini Safahat adı altında yedi ciltte toplamıştır.
    Safahat'ın ciltleri şu başlıkları taşır:
    • Safahat
    • Süleymaniye Kürsüsünde
    • Hakkın Sesleri
    • Fatih Kürsü­sünde
    • Hatıralar
    • Âsım
    • Gölgeler

        Cumhuriyet Dönemi’nin İlk Yıllarında Şiir
        Millî Edebiyat Dönemi’nde başlayan edebî eserlerde millî değerlerin işlenmesine Cumhuriyet’in ilk
        yıllarında devam edilmiştir. Şiirde millî duyarlılığa önem verilmiş, ağırlıklı olarak halk şiirinden gelen ögeler (yalın dil, hece ölçüsü, dörtlük nazım birimi vb.) kullanılmıştır. Bu dönemde Millî Edebiyat zevk ve anlayışını sürdüren bir şiir çizgisi görülür.

        Kurtuluş Savaşı kazanılmış, sıra vatanın ve milletin maddi ve manevi yönden kalkınmasına gelmiştir. Bu düşüncede millî bir heyecanla hareket eden şairler, şiirlerinde genellikle Anadolu’yu ve Anadolu insanını konu edinmiş; böylece Memleket Edebiyatı adı verilen bir akım oluşmuştur. İlk örneklerini II. Meşrutiyet’ten sonra vermeye başlayan memleketçi şiir, bu akım içinde varlığını güçlü biçimde sürdürmüştür. Anadolu’ya yöneliş, memleket manzaraları, vatan ve millet sevgisi bu akımın işlediği başlıca temalardır. Bu akımda Batı edebiyatının zevk ve anlayışıyla yerli anlayış, memleket edebiyatı düşüncesi etrafında birleşmiş; millî kimlik, edebî eserlerin merkezine yerleşmiştir.

        Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Kutsi Tecer, Kemalettin Kamu, Orhan Şaik Gökyay, Ömer BedrettinUşaklı
         gibi şairler; Memleket Edebiyatı akımı doğrultusunda eser vermiştir. Cumhuriyet Dönemi şiiri, farklı anlayış ve akımlarla gelişimini sürdürmektedir.

        Faruk Nafiz Çamlıbel
        "Sanat" adlı şiirinde sanat hakkındaki görüşlerini ifade etmiştir. Bu şiir, memleketçi şiirin bir bildirisi gibidir. Şair, yalın bir dil ve lirik bir eda ile yazdığı şiirde anlatma ve betimleme anlatım tekniklerinden yararlanmıştır. Anadolu’ya, millî kültüre yöneliş şiirde açıkça görülmektedir:

        Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken
        Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.
        Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
        Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz!
        FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL (1898 – 1974)
        • Beş Hececilerin en önemli ismidir.
        • Aruz ölçüsüyle yazdığı ilk şiirlerden sonra daha çok heceyi kullanmaya başlamıştır.
        • Aruzu tamamıyla terk etmeyen şair her iki vezni de usta­ca kullanmıştır. "Şarkın Sultanları" ve "Gönülden Gönüle" şiirlerini aruzla yazmıştır.
        • “Sanat” adlı şiiriyle “memleketçi edebiyat” anlayışının öncülüğünü yapmıştır. Bu şiir, memleketçi şiirin ilk bilinçli bildirisi kabul edilir.
        • "Folklor" ve "Halk Edebiyatı" Faruk Nafiz Çamlıbel'in sanatını süsleyen önemli unsurlardır.
        • Hem bireysel duygularını hem de memleket konularını şiirlerinde işlemiştir.
        • Şiirlerindeki başlıca temalar aşk, hasret, tabiat, ölüm, kahramanlık ve ihtirastır.
        • Düş ile gerçeği kaynaştırdığı epik ve lirik özellikteki şiir­ler yazmıştır.
        • Realist-romantik özellikler taşır.
        • “Han Duvarları” şiiri çok ünlüdür.
        • Behçet Kemal Çağlar ile birlikte Onuncu Yıl Marşı'nın sözlerini yazmıştır. Bu marşla, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesini ve hedeflerini anlatmıştır.
        • Faruk Nafiz Çamlıbel, şiirlerinde "Çam Deviren", "Akıllı Ozan", "Kalender" ve "Deli Ozan" gibi takma adlar kullanmıştır.
        • Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nda da etkili bir isimdir.
        ESERLERİ

        ŞİİR:

        • Şarkın Sultanları (1919)
        • Gönülden Gönüle (1919)
        • Dinle Neyden (1919)
        • Çoban Çeşmesi (1926)
        • Suda Halkalar (1928)
        • Bir Ömür Böyle Geçti (1933)
        • Elimle Seçtiklerim (1934)
        • Akarsu (1937)
        • Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938)
        • Akıncı Türküleri (1938)
        • Heyecan ve Sükûn (1959)
        • Zindan Duvarları (1967)
        • Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969)
        OYUN: (çoğu manzumdur)
        • Canavar (1925)
        • Özyurt (1932)
        • Akın (1932)
        • Kahraman (1933)
        • Yayla Kartalı (1945)
        ROMAN:
        • Yıldız Yağmuru (1936)
        • Ayşenin Doktoru
        TÜRKİYE DIŞINDAKİ ÇAĞDAŞ TÜRK ŞİİRİ
        Türk dünyası edebiyatı, ortak duygu ve düşünce dünyasının yanı sıra zengin bir kültür birikimine sahiptir.
        Türkiye dışındaki coğrafyalarda yaşayan Türkler, ana dili bilinci ile Türkçe eserler vermiştir.
        Türk dilinin konuşulduğu ülkelerde, bölgelerde yaşayan Türk şairler; halkın sorunlarını, beklentilerini şiirleri aracılığıyla dile getirmiştir.
        Bu bölgelerde Türkçenin çeşitli lehçe ve şivelerinde eserler verilmiştir. Türkiye dışındaki çağdaş Türk şiirinde genellikle özgürlük ve ulusal bilinç temaları işlenmiştir.

        Türkiye dışındaki çağdaş Türk şiirinin başlıca temsilcileri:
        • Bahtiyar Vahapzade (Azerbaycan)
        • Şehriyar (İran)
        • Recep Küpçü (Bulgaristan)
        • Mağcan Cumabayulı (Kazakistan)
        • Osman Türkay, Özker Yaşın (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti)
        • Abdülhamit Süleyman Çolpan, Aybek (Özbekistan)
        • Ata Atacanoğlu (Türkmenistan)
        • Nimetullah Hafız (Eski Yugoslavya)
        BAHTİYAR VAHAPZADE(1925-2009)
        Çağdaş Azerbaycan edebiyatının en büyük şairlerinden biri sayılan Bahtiyar Vahapzade, Azeri Türkmenlerinden olup ülkesinde halk şairi olarak bilinir. Dil bilinci, özgürlük, din ve vatan sevgisi eserlerinde önemle üzerinde durduğu temalardır. Sovyet rejiminin baskılarına rağmen sürekli bir özgürlük savaşçısı olmuş, Azeri halkının felaketlerini kendine dert edinmiş ve eserlerinde işlemiştir. Şiirlerini genellikle hece ölçüsü ile yazmıştır. Eserlerinde duru ve akıcı bir Azerbaycan Türkçesi kullanmaya özen göstermiştir.
        Azeri halkının sıkıntılarını konu ettiği pek çok eserini yurt dışına kaçırarak yayınlanmasını sağladı.
        1995 yılında Azeri özgürlük mücadelesindeki hizmetlerinden dolayı İstiklal nişanı ile ödüllendirilmiştir.
        Vahabzade 1980-2000 yılları arasında da 5 defa milletvekili seçildi.

        ESERLERİ:

        Şiirleri: 
        Menim Dostlarım, Çınar, Kökler ve Budaklar, İnsan ve Zaman, Gün Var Bin Aya Değer

        MENİM ANAM

        Savadsızdır,
        Adını da yaza bilmir
        Menim anam...
        Ancag mene,
        Say öğredip,
        Ay öğredip,
        İl öğredip;
        En vacibi:
        Dil öğredip
        Menim anam...
        Bu dil ile tanımışam
        Hem sevinci,
        Hem de gami...
        Bu dil ile yaratmışam
        Her şi’rimi,
        Her nağmemi.
        Yoh men heçem,
        Men yalanam,
        Kitap-kitap sözlerimin
        Müellifi: menim anam!..

        Bahtiyar Vahabzade, Şiirler

        ŞEHRİYAR (1906-1988)

        Azeri edebiyatının 20. yüzyılda yetişmiş en büyük şairlerinden birisidir. İran Türklerinden olan Muhammed Hüseyin Şehriyar, Azerbaycan'da yaşamış İran Azerisi şairidir.

        Eserleri 

         Heyder Baba'ya Selam, Türkçe Şiirlerinden Seçmeler
         Divan (Farsça Şiirleri)

        TÜM DERS NOTLARI İÇİN 
        www.halilakpinar.net.




        Yorumlar - Yorum Yaz
        Ziyaret Bilgileri
        Aktif Ziyaretçi2
        Bugün Toplam100
        Toplam Ziyaret3718595
        VİDEOLAR
        Hava Durumu
        Döviz Bilgileri
        AlışSatış
        Dolar32.119632.2483
        Euro34.816934.9564
        Takvim