• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Üyelik Girişi
MUHTEVA
Site Haritası

Alexa

Custom Search

PROF DR NECMEDDİN ERBAKAN



Erbakan ne demişti, medya nasıl vermişti? -1-


Uğur BERBER
Erbakan’ın bu konuşmasının başı ve sonu medyada hiç yer almadı. Ertesi gün gazeteler ve siyasiler Erbakan’ı “kanlı” olarak ilan ettiler.

“O olmasaydı, bugün birçok şey farklı olurdu. En azından aradan 14 yıl geçtikten sonra 28 Şubatçılara dönüp mangalda kül bırakmayanlar bu kadar cesur laflar edemezdi. O, zorbaları teskin etmek için aramızdan kurban olarak seçtiğimiz kişiydi.”(Mümtaz’er Tüköne –Zaman 01.03.2011)

Son günlerde M. Ali Birand’ın “Erbakan 28 Şubat kararlarını imzalamadı” sözü medyada geniş yer aldı. M. Ali Birand’ın “yakında çıkacak” dediği belgeler nelerdir bilmiyorum ama 28 Şubat’ta Erbakan’ın imzaladığı 4 maddelik belge ve  MGK Genel Sekreteri İlhami Kılıç’ın Erbakan’a imzalatamadığı 18 maddelik meşhur  28 Şubat kararları internette zaten var.

Biz de Erbakan’ın vefatının sene-i devriyesinde hem O’nu yad etmek hem de hakkını teslim etmek adına bir araştırma yaptık.  İlk bölümü paylaşıyoruz.

ERBAKAN “İMAM HATİPLER ARKA BAHÇEMİZDİR” DEDİ Mİ?

Bu sözün kaynağı gazeteci Yalçın Doğan’dı.  Yalçın Doğan da bunu Erbakan’ın söylediğini iddia etmemiştiaslında. Bu kendi iddiasıydı.

Yalçın Doğan  13.11.1996 tarihli Milliyet Gazetesi’nde“İmam-hatip mezunları üniversitelerde genellikle hukuk ve kamu yönetimini tercih ediyor. Oradan içişleri, emniyet ve adalet birimlerine yerleşiyor. Refah Partisinin kadroları buralarda oluşuyor. İmam Hatipler gerçekte RP'nin arka bahçesi...!” diyordu.

Sonra Mesut Yılmaz 03.04.1997 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde "Türkiye'de iki zihniyet savaş halindedir. Bu iki zihniyetin bir kutbu GHP çizgisi, diğeri ise RP çizgisidir. Biri ister ki okullar dinsiz ve milliyetsiz bir nesil yetiştirsin. Diğeri imam-hatipler onların arka bahçesi mücahitleri olsun" diye bir açılama yaptı.

Ecevit de bu malzemeyi kullandıve “Kesintisiz 8 yıllık eğitim rejim için önemlidir. İki ayrı kuşak yetiştiriliyor. Erbakan imam-hatip okullarını kendi fidanlığı gibi görüyor. Bu okullar Refah Partisi'nin arka bahçesi olmamalı." açıklamasını yaptı. Bu açıklama 24.04.1997 tarihinde basında geniş yer buldu.

Daha sonra “İmam Hatipler Arka Bahçemizdir” sözünü Erbakan söylemiş gibi medyada haberler çıkmaya siyasiler yeni açıklamalar yapmaya devam etti.

Bülent Arınç, Salih Kapusuz, Tevhid Karakaya gibi isimler iddialara sert cevaplar verdi.

Konu  TBMM’de de tartışıldı. Sonradan Ak Parti’den milletvekili olan dönemin Refah Partisi milletvekili Tevhid Karakaya “Bu sözü söyleyen müfteridir.” dedi.

Yine dönemin Refah Milletvekili Salih Kapusuz  “Bu söz iftiradır, tekrar edenler müfteridir.” diyerek iddianın asılsız olduğunu söyledi.

“İmam Hatipler Arka Bahçemizdir” iftirasına en sert tepkiyi ise Fazilet Partisi Milletvekili  Bülent Arınç verdi.Arınç   “Bu sözü (Erbakan hocaya) yamamaya çalışanlar haindirler, müfteridirler, ahlâksızdırlar.” dedi. (TBMM - 25.04.2001 Çarşamba, üçüncü oturum.)

http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_b_sd.birlesim_baslangic?P4=5371&P5=B&page1=36&page2=36

Yalçın Doğan’ın kendi görüşü olan bu söz bütün bu yalanlamalara rağmen yıllarca medyada yer aldı. Hala daha bu kampanya devam ediyor.

NİÇİN “KANLI MI OLACAK KANSIZ MI OLACAK? “  DEMİŞTİ?

Erbakan Parti Grup Toplantısında şu konuşmayı yaptı.

“Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum ama bunların terörizmi karşısında herkes bu gerçeği görsün diye bu tabirleri kullanmaya mecburiyet duyuyorum. Türkiye'nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım. Türkiye Refah Partisi'yle Adil Düzen'e geçecek, bu kesin. Geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak; tatlı mı olacak, kanlı mı olacak; 60 milyon buna karar verecek. Biz diyoruz ki bu geçişi tatlı yapalım. Bu geçişi barış içinde yapalım. Biz barışçıyız. Biz huzurcuyuz. Bizim yolumuz kardeşliktir."

Erbakan’ın bu konuşmasının başı ve sonu medyada hiç yer almadı. Ertesi gün gazeteler ve siyasiler Erbakan’ı “kanlı” olarak ilan ettiler.

Daha sonra Erbakan, Star TV’de Kadir Çelik’in Objektif Programında konuyla ilgili olarak o dönemde Parti Merkezine gelen “kanlı”  faxları göstererek,  “kanlı mı kansız mı olacak” açıklamasını bunları kastederek yaptığını söyledi.

http://www.youtube.com/watch?v=Z9ORTromRRY

Gelen faxlarda “ gerekirse kanımızın son damlasına kadar direnmeye ve savaşmaya hazırız” yazdığını vurgulayan Erbakan. “Kan sözünü o söylemiş, ben de bunu halkımıza açıklamışım…. Bazı insanlar provokasyona kapılmış, onlar da bizim kardeşimiz, onun için bu daveti yapıyoruz.  Onlara diyoruz ki,  bu birkaç tane mihrakın provokasyonuna uymayın.  Bunlar mesela Ankara’da yürüyüş yapıyor.  Sayın Murat Karayalçın’ın hanımefendisi başta olmak üzere,  yapılan yürüyüşte arkasına takılmış olan halk ‘Ankara Melih Gökçek’e mezar olacak’ diyor .”

 M. Ali Birand’ın hazırladığı Son Darbe 28 Şubat belgeselinde Erbakan konuyla ilgili şöyle diyordu.

http://www.dailymotion.com/video/xovomq_erbakan-kanly-my-olacak-kansyz-my_news

“Biz mahalli seçimlerde Ankara, Konya, İstanbul belediyelerini alınca Halk Partisi yollarda yürüyüş yaptı. “Biz Ankara Belediyesi’ni Refah partisine vermeyiz, kanımız aksa da vermeyiz.  “ dediler. Grup toplantısında bu olayı anlattım dedim ki “biz demokratik bir ülkeyiz, halkın oyuyla işlerimizi yapıyoruz, halk refah partisini tercih etmiş belediyeyi vermiş. Buna rıza göstermek ten başka yapacak bir şey yoktur. Ne kanı Allah aşkına. Benim söylediğim söz bu. Bunu çarpıta çarpıta çarpıta… söz nerde ekran nerde?”

ERBAKAN’A GÖRE SUSURLUK FAS FİSO MUYDU ?

Bu konuyla ilgili Nazlı Ilıcak’ın Sabah Gazetesindeki yazısı şöyle

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ilicak/2011/03/01/fasa_fiso

“Erbakan'ın "Aydınlık için bir dakika karanlık" eylemine girişenlere "Gulu gulu dansı yapıyorlar" dediği hatırlatılır. Oysa, Susurluk düzeninde onun bir günahı yoktu. Ama, başarılı bir psikolojik harekâtla, Susurluk'a duyulan tepkiyi iktidar aleyhine çevirmişlerdi. Sokağa çıkan insanlar, Susurluk'un yanı sıra, Refahyol'u da protesto eder olmuştu. Nitekim, aynı çerçevede Erbakan'ın Susurluk'a "Fasa fiso" dediği de iddia edilir. Halbuki, "Siz Susurluk'un üzerine gitmiyorsunuz" sözü üzerine Erbakan, "Bu iddialar fasa fiso"anlamında konuşmuştu. Konjonktürden koparılan cümleler, siyasi hayatı boyunca aleyhinde delil olarak kullanıldı.”

Nazlı Ilıcak Susurlukla ilgili başka bir yazsında “Refahyol hükümetinin Adalet Bakanı Şevket Kazan'ın ısrarlı takibine rağmen  yargı tarafından örtüldü.” diyordu.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ilicak/2011/11/04/susurlukun-yildonumunde-dusuncelerim

“REKTÖRLER BAŞÖRTÜLÜ KIZLARA SELAM DURACAK “ SÖZÜNÜN DEVAMINDA NE VARDI?

Erbakan şöyle demişti. “…Yine 18 yaşında bir yavrumuz üniversiteye gidecek ama bu sefer rektör aşağı indiği zaman ona selam duracak hoş geldin evladım diyecek. Ben bunu televizyonda söyledikten sonra bu gazetelerin yazdığına inanılmaz. Bununla beraber bir iki tane rektör ‘efendim rektör öğrenciye selam durur mu’ demiş. Huzurlarınızda kendilerine sesleniyorum. Siz bu duracağınız selamla öğrenciye selam durmuş olmayacaksınız. Halkın imanına, dinine selam duracaksınız. “http://www.youtube.com/watch?v=5b2oyPVKscg

Ancak Hoca’nın bu sözleri yine cımbızlanarak basında bambaşka zeminlere çekilmişti. Erbakan’ın konuyla ilgili yaptığı açıklamaları medya görmemişti.


Uğur BERBER / Rotahaber
ugurberber0634@gmail.com

Erbakan ne demişti, medya nasıl vermişti? -2-


Uğur BERBER
Erbakan’ın vefatının sene-i devriyesinde hem O’nu yad etmek hem de hakkını teslim etmek üzere daha birinci bölümünü yayınladığımız analizin ikinci bölümünü paylaşıyoruz.
 

YAZININ 1. BÖLÜMÜ

LİBYA GEZİSİNDE MEDYA’NIN VERMEDİĞİ O KONUŞMADA ERBAKAN NE DEMİŞTİ?

Erbakan Libya gezisi sonrası medya da kıyamet koptu. Hatta bu görüşme Refah Partis’nin kapatılma gerekçelerinden biri olarak sunuldu. Medyada çıkan haberler göre Kaddafi konuşmuş Erbakan susmuştu. Oysa olay bambaşkaydı. Erbakan o toplantıda Kaddafi’ye net cevap vermişti. Hatta o görüşmeden sonra Libya PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmiş ve ortak mücadele kararı alınmıştı. Medya bunu hiç ama hiç görmedi.

Ancak Erbakan TRT’de “İcraatın İçinden “ programında Libya gezisini anlatmış ve medyada yer almayan görüntüleri yayınlamıştı. Ama bunu da kimse görmedi.

Erbakan İcraat’ın İçinden isimli programda şöyle diyordu:

http://www.youtube.com/watch?v=E5aFjCUaWsk&feature=related

“Libya PKK örgütünün bir terörist örgütü olduğunu sadece belirtip ilan etmekle kalmamış bu tür terörist örgütlere karşı Türkiye ile birlikte ortak bir program çerçevesinde mücadele edeceğini resmi ortak bildirisi ile kabul ve ilan etmiştir. Bütün bu gerçekler apaçık ortadayken şimdi sizlere malum çevrelerin halkımızdan sakladıkları gerçekleri orijinal vesikası ile takdim ediyorum. Lütfen dikkatle izleyiniz. Libya devlet başkanı hatalı fikirleri karşısında susulmuş mu, yoksa diplomasi kurallarına uygun bir üslupla gereken cevap verilmiş mi? “

Libya’da kameralar önünde yapılan ama medya’da yer almayan görüşmenin o kısmında Erbakan Kaddafi’ye PKK ve terör konusunda şu dersi veriyordu.

Türkiye demokratik bir ülkedir. Türkiye büyük bir imparatorluğun varisidir. Bu imparatorluğun içerisinde tarihten gelen çeşitli ırklara mensup vatandaşlarımız vardır.  Ancak bu vatandaşlarımızın hepsi asırlardır birbirleriyle yoğrulmuştur aynı imana sahiptir. Onun için Türkiye’de 65 milyon hep beraber bir milletiz. Bunun içerisinde balkanlardan gelen vardır, Kafkaslardan gelen vardır, Arap kardeşlerimiz vardır. Aynı şekilde tabiî ki Kürt kardeşlerimiz vardır. Ama biz hep beraber tek milletiz. Ve Türkiye’de mevcut kanunlarımız anayasamız hiçbir ırk ayrımı yapmaz. Bütün ülkemiz vatandaşlarına eşit haklar tanır.Bundan dolayı Türkiye’de hiç ırkçılık ve cinsiyet meselesi yoktur.

Türkiye’de bir mesele vardır o da terördür.Türkiye ne yazık ki son beş yıldır bu terör yüzünden on bin evladını kaybetmiştir. Biz beş yıllık istiklal savaşında sadece beş bin şehit vermiştik. Şimdi ne yazık ki son beş sene esnasında on bin memleket evladını kaybettik. Bunların yarısı güvenlik kuvvetlerimize mensup şehitlerimizdir. Terör tamamen dış kaynakladır. Nasıl libyada bir Çad meselesi çıkartılmıştır, suni olarak güneyde. Aynı meseleyi çıkaran dış kaynaklar Türkiye’de de bir terör meydana getirmişlerdir.

Bu teröristler geliyorlar, masum çocukları, yaşlı insanları katlediyorlar, öğretmenleri katlediyorlar.Bu gün sayın Libya Başbakanı da açıkça ifade ettiler ki biz Libya olarak her türlü terörün karşısındayız. Çünkü terör bir insanlık suçudur. Hangi sebepten olursa olsun bunun tecviz edilmesi (uygun görülmesi) mümkün değildir. Bu teröristler bilhassa geliyor Kürt kardeşlerimizi katlediyorlar. Ve bunların temel zihniyetleri de ateist ve komünist zihniyetlerdir. Bunların kökleri tamamen dış kaynaklara gitmektedir.

Bundan dolayıdır ki Türkiye olarak bütün Ortadoğu ülkeleri olarak bu terörün tamamen ortadan kalkması Orta Doğu’da  huzur ve barış için temel bir şattır. Türkiye’de bir Kürt meselesi yoktur, sadece terör meselesi vardır. Ki gelip masum insanları öldüren, dışarıdan teşvik edilen bu hareket inşallah kısa zamanda son bulacaktır.

Batılılar Türkiye’yi bölmek istiyorlar. Ve  Türkiye’yi bölmek için kullandıkları tabir “insan hakları” oluyor.  Halbuki insan hakları bakımından Türkiye Batıdan çok daha mükemmeldir. Onlar Türkiye’yi bölmek için “siz Kürtlere eziyet yapıyorsunuz “diyorlar. Bu propagandanın gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Türkiye’de 65 milyon kardeş vardır. Hangi Irktan olursa olsun biz asırlardır aynı siperlerde birlikte şehit olduk.  İstiklal harbimiz yapılırken Kürt kardeşlerimiz en büyük fedakarlıkları yaptılar. Çünkü Türkiye hepimizin müşterek vatanıdır.

Bu sebepten dolayıdır ki tabi bütün dünyaya bu gerçekleri duyurmamız gerekiyor. Şimdi yavaş yavaş batının yöneticileri de Türkiye’deki terörü, PKK’nın bir terör örgütü olduğunu açıkça itiraf etmeye başlamışlardır. Temenni ediyorum ki Batılılar dahi bu terörist hareketin karşısında bulunsunlar. Türkiye’ye de bütün Orta Doğu’ya da barış gelsin. “

Medya’da Erbakan’ın bu uzun konuşmasından tek bir cümle bile yer almadı. Medya ısrarla kendi Başbakanı’nın bu dik duruşunu görmedi  ama Kaddafi’nin konuşmasını günlerce haber yaptı.

ERBAKAN İSRAİL İLE HANGİ ANLAŞMALARI İMZALADI? 

Erbakan’ın Başbakanlığında   İsrail ile yapılan anlaşma 28 Ağustos 1996 tarihinde imzalanan Türkiye-İsrail Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşmasıydı. Bu anlaşmanın ihale müzakereleri REFAHYOL’dan çok önce başlamış ve Türk Hava Kuvvetleri’nin elindeki F-4 ve F-16 uçaklarının modernizasyonuyla ilgiliydi.

Böyle bir anlaşmanın imzalanmasının sebebi, Türk Hava Kuvvetleri’nin elindeki bu uçakların bilgi işlem modernizasyonu konusunda.  ABD’nin Türkiye’ye mecburi adres olarak İsrail’i empoze etmiş olmasıydı. Yani bu modernizasyon yapılmasaydı F-4 ve F-16’ların hiçbir işlevi kalmayacaktı.

Ancak medya bunu böyle görmedi. Dönemim Genel Kurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’in İsrail ziyareti sırasında, 23 Şubat 1996 tarihinde yapılan Türkiye ile İsrail arasında Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması,Erbakan döneminde yapılmış gibi gösterilmeye çalışıldı. Oysa Erbakan bu anlaşmadan üç ay sonra 28 Haziran 1996’da iktidara gelmişti.  Ve söz konusu anlaşma kapsamında 8 İsrail pilotu “eğitim uçuşu yapmak üzere”F-16 uçakları ile birlikte 16 Nisan 1996 tarihinde, yani Refahyol Hükümeti'nin kurulmasından yaklaşık iki ay önce Türkiye'ye gelmişti.

 EMASYA PROTOKOLÜ ERBAKAN DÖNEMİMDE Mİ İMZALANDI?  

EMASYA (Emniyet Asayiş Yardımlaşma Protokolü) 28 Şubat sürecinde Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında 7 Temmuz 1997’de imzalandı.
Emasya Protokolü’nün şimdiye kadar içeriği resmi olarak hiç açıklanmadı. Ancak protokolün 9'uncu maddesiValilik talep etmese de askere, kendisi gerekli gördüğü durumlarda toplumsal olaylara el koyma yetkisi veriyor. Protokol şehir merkezleriyle ilgili istihbaratı askerle paylaşma imkanı da getiriyor.

Protokolün altında İçişleri Bakanlığı adına dönemin Müsteşarı Teoman Ünüsan ile yine dönemin Genelkurmay Harekat Daire Başkanı Çetin Doğan’ın imzası var.

Son zamanlarda Emasya Protokolü’nün Erbakan dönemimde yapıldığına dair iddialar var. 

http://www.dailymotion.com/video/xc6y2g_stv-den-erbakan-a-emasya-ayyby_lifestyle

Oysa Emasya Protokolü 7 Temmuz 1997’de imzalanmıştı. Erbakan, bu protokol imzalanmadan önce 18 Haziran 1997’de iktidardan çekilmişti.

12 EYLÜL REFERANDUMU İÇİN ERBAKAN NE NE DEDİ?

Erbakan’ın 12 Eylül referandumuna hayır dediği hatta Numan Kurtulmuş ile bu yüzden yolları ayrıldığı iddia edildi. Oysa Erbakan bakın 12 Eylül referandumu için ne demişti.  http://www.youtube.com/watch?v=7yk43yzyg2A

“Evet oyu vermekte fayda var, çünkü yapılmış olan değişiklikler eskisine nazaran bir adım olsun daha ileri gitme manasını taşımaktadır.  Eskisi bu değişikliklerden daha da kötüdür. Bu sebepten dolayı evet oyu vereceğiz inşallah. “

SON OLARAK, ERBAKAN AK PARTİ HAKKIN’DA NE DİYORU?

Bilindiği gibi Hoca Ak Parti’nin başta dış politikası olmak üzere, ekonomi ve iç politikasını sert bir dille eleştirmekteydi. Hoca bir Siyonizm düşmanıydı ve hem ABD ile iş birliğine hem Avrupa Birliği’ne hemBOP’a karşıydı. 1 Mart Tezkeresi’nin çıkmaması için mecliste bulunan bir çok AK Partili milletvekilini bizzat aradığı bilinmektedir.

Denilebilir ki Ak Parti’nin ABD ve AB politikaları Hoca’yı bazen çileden çıkarmaktaydı. Örneğin  Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın:

"Hepimiz Bizans'ın çocuklarıyız. Avrupa’nın temel şartlarına uymuş olan bir Türkiye güçlü bir Avrupa için olağanüstü bir şanstır." http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/11/16/553991.asp

 sözlerine karşılık AK Parti’den herhangi bir itiraz gelmemesi üzerine Hoca Çağlayan’da o çok tartışılan  cümleyi söyledi.

“Biz hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız diyor Fransız Cumhurbaşkanı, bunu da iltifat sayıyorlar. Bizans’ın çocuklarıymış (?!). Onun için orada toplanıyorlar. Biz sultan fatihin torunlarıyız, Eba el-Eyyubi’nin askerleriyiz. Onun için buradayız.”

Erbakan’ın bu sözleri medyada geniş yer aldı ancak kimse Fransız Cumhurbaşkanı’nın ne dediğini merak edip sormadı.

Hoca’nın belki en sert çıkışı buydu ama tüm muhalefete misli ile cevap veren Tayyip Erdoğan Hoca’ya karşı aynı üslup ile hiç cevap vermedi.

Erbakan’ın Ak Parti’ye bakış açısı belki sık sık benzer şekilde tekrar ettiği şu cümlede gizli idi. “AKP’dekiler bizim evlatlarımız. Neye alet olduklarının farkında değiller. Bilerek İslam’a kötülük yapmazlar. Onlar bizim çocuklarımız, ben onları avucumun içi gibi biliyorum.  Fakat Yahudi öyle ustadır ki, sözüme dikkat edin ‘kim ben mi, ben hiç Yahudi’ye hizmet eder miyim’ şarkısını söylete söylete seni Yahudi ordusuna askerlik yaptırır. “

Bu vesile ile Erbakan Hocamıza Allah’tan (cc)  rahmet diliyor ve yazımızı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ınmesajı ile noktalıyoruz:

“Şahsıyla, mücadelesiyle, davasıyla, ilkeleriyle olduğu kadar bir insan olarak, bir hoca olarak, bir lider olarak da genç nesillere güzel bir örnek teşkil etti. Mekanı cennet olsun. Allah'ın rahmeti üzerine olsun diyorum. Allah ondan razı olsun diyorum. Öğrettikleriyle, aktardıklarıyla, mücadeleci kişiliğiyle her daim kendisini şükranla, minnetle yad edeceğimizi ifade etmek istiyorum.”

Uğur BERBER / Rotahaber
ugurberber0634@gmail.com

 



0 Yorum - Yorum Yaz


Erbakan Hocamızın en önemli Vasfi sarsılmaz bir imana sahip olmasıydı. Ayni zamanda Hocamız geçen asrın ikinci yarısına damgasını vuran bir ilim, devlet ve siyaset adamı idi. 

 

Temel Karamollaoğlu

Fikirleri ve icraatları ile sadece Türkiye'yi değil hem İslam âlemini hem de bütün dünyayı etkiledi. Çünkü rahmetli Erbakan Hocamız sadece bir fikir adamı değil, ayni zamanda bu fikirlerini icraata koyabilen bir lider olarak da temayüz etti. Çok zeki bir insandı. İlmi derinliği tartışılmazdı. Çok güçlü bir hafızaya sahipti.  Meseleleri güzel analiz eder ve herkesin anlayacağı bir üslupla izah ederdi.

Hocamız,  farklı görüşlere sahip insanlarla irtibat kurduğunda, konuları ele alırken, daima herkesi kucaklayacak bir üslup sergilemiştir.

Bu sebeple dünya görüşlerinde çok ciddi farklılıklar olan partilerle ittifak yapmayı başarabilmiş, Siyasi hayati boyunca katıldığı Hükümetlerin programları ve icraatları genelde onun fikirleri ve projeleri etrafında şekillenmişti.

İnancından ve temel fikirlerinden hiç taviz vermemekle beraber, ikili ilişkilerinde çok nazik davranır, insanları rencide etmemeye büyük itina gösterir, tenkitlerinde daima ölçüyü gözetirdi. Yeri geldiğinde espri yapar, kolay anlaşılmaları için konuları karikatürize ederek izah etmeyi tercih ederdi.

Hangi şartlarda olursa olsun, söylem ve eylemlerinde hep nihai hedefini gözetir, karsılaştığı güçlükleri ve olumsuzlukları aşmanın bir yolunu bulmaya çalışır, en olumsuz şartlarda bile ümitsizliğe kapılmazdı. Bu tutumunu  "Onların dağları yerinden oynatacak kadar güçleri olsa bile sonunda Allah'ın dediği olur" (Sure/ayet 14/46)  mealindeki ayeti kerimeyle açıklardı. Ömrünü, Cenab-ı Hakkın rızasını kazanmaya, ülkemizin, İslam âleminin ve bütün insanlığın saadetini sağlamaya adamıştı.

Dünyada huzur ve barışın önündeki engellerin neler olduğunu,  nasıl bir sömürü çarkı kurulduğunu ve bunun nasıl isletildiğini çok iyi biliyordu. Bu düzenin nasıl değiştirilebileceği konusundaki fikirlerini hemen her konuşmasında dile getiriyor, bu zalim düzenin değişmesi için caba sarf ediyor ve insanları uyanık olmaya davet etmeyi en önemli bir vazife olarak görüyordu. TOBB' de bulunduğu yıllarda, yani 1960'larda, iş dünyası ile yakından ilgilenmiş ve genelde muhafazakâr olan Anadolulu iş adamına müteşebbis bir ruh kazandırmaya çalışmış ve onların güvenini kazanmış ve TOBB Başkanlığına seçilmişti.

Bu seçimlerin Demirel Hükümeti tarafından iptal edilmesi üzerine siyasete atılmaya karar vermiş ve 1969 da Konya'dan bağımsız milletvekili seçilmişti.  İlk kurduğu parti olan MNP'nin kapatılması üzerine MSP'ni kurdurmuş ve MSP 1973 seçimlerinde 48 milletvekili ile TBMM'ne girmeyi başarmıştı.

BU ÜLKE HEPİMİZİN

Bu dönemde Halk Partisi ile koalisyon kurması herkesimde büyük bir şaşkınlık meydana getirmiş, bu koalisyon ortaklığı bazı çevreler tarafından akıllara durgunluk veren bir hareket olarak görülmüştü. Nasıl olurda mütedeyyin insanların oyu ile Meclis'e giren Erbakan böyle bir koalisyon kurabilirdi?

Ancak Erbakan Hoca inanıyordu ki, bu ülke hepimizin; sağcısıyla solcusuyla, ilericisiyle gericisiyle, milliyetçisiyle sosyalistiyle.

Biz bu ülkede huzur içinde yaşamak istiyorsak, bütün bu insanlarla iyi münasebet kurarak birlikte yaşamak mecburiyetindeyiz. Herkes karşısındakinin fikrine inancına, saygı duymak mecburiyetinde değildir, ama onun yaşam tarzına müdahale etmemeli, kavga çıkarmamalıdır. Ve Erbakan hoca biliyordu ki tasavvur ettiği devrim mahiyetindeki hamleler en kolay CHP ile birlikte gerçekleştirilebilir.

Bu sebeple en önemli icraatlarını da ilk defa o koalisyonda zamanında yaptı. Ülkede yaşanan gerginlik, Ecevit'in 'Tarihi Yanılgı' ifadesiyle ortadan kalktı. İmam Hatip okullarının orta kısımlarının açılması, İmam Hatip Lisesi mezunlarının Üniversitelere girebilmeleri, karayoluyla hacca izin verilmesi ve benzeri kararlar hiçbir gerginlik olmadan alınabildi.

Daha sonra Demirel ve Türkeş ile kurduğu koalisyonlarda ağır sanayi hamlesini, hızlı ve yaygın sanayileşme programını gerçekleştirdi. Kıbrıs Barış harekâtından sonra uygulanan ambargoya rağmen bu hamlelerin yapılabilmesi herhalde Erbakan Hocanın en önemli başarılarından birisi olarak sayılabilir.

Erbakan Hocanın 1996 yılında DYP ile kurduğu koalisyon, o günkü şartlar dikkate alındığında akıllara durgunluk verecek icraatlara sahne oldu. Bu bun, aradan yıllar geçmesinin ardından hemen herkes kabul ediyor ki, Erbakan Hükümetinin icraatlarının başarısı tartışılmaz. Tabii olarak bu ifade, memuruyla, isçisiyle, emeklisiyle, cifçisiyle yani haklin büyük çoğunluğu için geçerli.

Erbakan Hoca tüm bunların yanı sıra bir inanç ve dava adamıydı. Kendi inancını, davasını her zaman ön planda tutmuştur. Bunu da bir bağnazlık içinde değil, herkese kucak açarak yapmaya çalışmıştır.

"YENİDEN BÜYÜK TÜRKİYE"

Erbakan Hoca için geçen asrın "En Büyük Devlet Adamı"  ifadesini kullanmak isabetli olur kanaatindeyim. Zira fikirleri ve icraatlarıyla son elli yıla damgasını vurmuştur ve yokluğu uzun zaman hissedilecektir. Çok farklı bir vizyona sahipti. Hedefi, adalete dayalı "Yeni Bir Dünya" kurmaktı. Bunun da ancak "Yaşanabilir Bir Türkiye"nin öncülüğünde gerçekleştirilebileceğine inanıyor, bu sebeple de "Yeniden Büyük Türkiye"nin inşasını zaruri görüyordu. Büyük Türkiye de diyebilirdi ama "Yeniden Büyük Türkiye"  demeye özen gösterir, onun çağrıştırdığı mananın önemine vurgu yapardı.  Yani eskiden biz güçlüydük, Dünyada huzurun ve barışın teminatıydık, Dünyada huzur ve barış olsun istiyorsak Yeniden öyle olmamız icap eder diyordu. Yeniden Büyük Türkiye ise ancak ülkemizin yaşanabilir hale gelmesi ile mümkündü. Yani vatandaşlarının haklarının korunduğu, Devlet ve Milletin kaynaştığı, refah seviyesinin yükseldiği, güçlenerek kalkınan bir Türkiye.

Dünyada huzur ve barışın Batı mantalitesi ile kurulamayacağını anlamıştı. Çünkü Batı da menfaatlerin her zaman kuralların önüne geçtiğine şahit olmuş, Batıdaki Hak ve Adalet anlayışındaki sakatlığı misalleriyle anlatmıştı. O görüyordu ki, sömürü, çifte standart, tekebbür Bati zihniyetinin değişmeyen özellikleri idi. Dünyadaki sadece son 50 yıllık olaylara göz attığımızda bunu açıkça görebiliyoruz. Hiçbir yerde de huzuru sağlamamışlardır, nereye girdilerse orada kan ve gözyaşı bırakmışlardır. Sömürü ve tahakküm kimliklerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu tahakküm ve sömürü çarkını yürüten G-7'leri dengelemek için, kalkınmakta olan ülkelerden oluşan D-8'lerin kurulmasını önemsemiş ve onbir ay gibi kısa bir zamanda bu oluşumu gerçekleştirmiştir.

İkinci Dünya harbinden sonra 'Yafta Konferansı' ile oluşturulan baskıcı Dünya düzeninin ancak bu yolla yeni bir temele oturtulabileceğine inanıyordu. İşte böylece kurulacak "Yeni Bir Dünya" ideali onun vizyonu idi.

"ŞAHSİYETLİ BİR DIŞ POLİTİKA"

Erbakan Hoca 'Şahsiyetli Bir Dış Politika' izlemeyi şiar edinmiş ve en zor şartlar altında dahi bu tutumunu değiştirmemiştir. Şahsiyetli bir dış politikanın ancak güçlü olarak ve bağımsız kalarak yürütülebileceğine inanıyordu. Bu konuda tarihin Türkiye'ye bir misyon yüklediğine inanıyor ve bu misyonun gereklerini yerine getirmek için çaba sarf ediyordu. Bu misyonun temelinde başta Müslüman ülkeler olmak üzere bütün ezilen ve sömürülen ülkelerin bir araya getirilmesi ve ayni prensipleri benimsemeleri yatıyordu. Bu ideallerin Hükümetler tarafından benimsenmeden önce çeşitli topluluklar tarafından benimsenmesinin yönetimleri olumlu yönde etkileyeceğini düşündüğü için de, çeşitli vesilelerle bu toplulukların temsilcilerini Türkiye'de topluyor ve görüşlerini onlarla paylaşıyordu. 1970'lerdeki Kudüs mitinglerini, 1980'lerde Afganistan işgalini protesto toplantılarını, 1990'lardaki Bosna-Hersek'e yardım kampanyalarını ve 2000'lerde Müslüman Topluluklar Buluşmalarını ihdas etmiş ve her toplantıya bizzat katılarak hedef belirlemişti. Böylece herkese nasip olmayacak icraatlara imza attı ve özellikle bütün İslam âleminde insanların kalplerinde taht kurdu.

KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Kanaatimce Kıbrıs Barış Harekâtını Şahsiyetli dış politika istikametinde atılan ilk adim olarak görmek mümkün. Bir Türk Hükümeti ilk defa ABD'ye rağmen askeri harekât kararı alıyor ve Kıbrıs'a müdahale ediyordu. O günler için bu akıllara durgunluk veren bir tavırdı. Zira Kıbrıs'ta Türklere karşı yapılan benzer katliamlar geçmişte de olmuş, ama zamanın Başbakanları olan ne İnönü ne de Demirel Amerika'ya rağmen böyle bir harekâta girişememişler, gemilere binen askerlerimiz geri indirilmişti. Erbakan Hoca için bu harekât yapılması gerekendi ve yapıldı. Bazıları buna Özgüven diyorlar ama Erbakan Hoca için bu Cenab-ı Hakk'a olan güvenin bir işaretiydi. İnandığımız zaman her işi başaracağımıza inancı tamdı. Bunun için "İnanç tekeden süt çıkarır' deyimini sık kullanırdı.

1969'da TBMM'ne ilk girdiğinde, bugünkü AB'nin başlangıcı olan "Avrupa Ortak Pazarı"na Türkiye'nin üye olmasına karşı çıkmıştı. Bu konuda TBMM' inde yaptığı konuşma çok takdir toplamış ve etkili olmuştu. Bu üyelik Onları ortak ama bizi Pazar yapar diyor, bu girişimin bizim sanayileşmemizin onunu keseceğini ve bizi Avrupa'ya mahkûm edeceğini görüyordu.

Bizim İslam ülkeleri ile bir araya gelmemizin ve kendi aramızda bir Ortak Pazar kurmamızın daha doğru olacağına inanıyordu. Böyle bir birliktelik bizi hem güçlendirir hem de zenginleştirirdi. İslam ülkeleri arasındaki bir ekonomik birlikteliği bu sebeple önemsiyordu. Bunun bir neticesi olarak da kendi para birimimizi oluşturmamızın gereğine işaret ediyordu. Zira karşılıksız olarak basılan ve kullanılan ABD doları bir sömürü aracıydı. İKÖ'nun de İslam Ülkeleri arasında ortak politika üretecek bir yapıya dönüştürülmesini arzuluyordu. Bu birlikteliğin oluşturulması ve güçlenmesi için de İslam ülkeleri arasında bir "Savunma Paktı" ve bir de "Kültürel İşbirliği Teşkilatı"nın gerekli olduğunu ifade ediyordu.  İslam Ülkelerindeki dağınıklığa işaret ederek bunları gerçekleştirmenin kolay olmadığını ileri surenler elbette olacaktır. Ancak bu birlikteliğin gerekliliğinin son zamanlarda yasadıklarımızla biraz daha anlaşıldığı kanaatindeyim. Güç olduğu da doğrudur. İşte bu sebeple Erbakan Hoca gibi Liderlere ihtiyaç vardır. Erbakan Hocayı hayalcilikle itham edenler olmuştur. Ancak İş başına geldiğine bütün bu söz ettiklerimizi hayata geçirdiği de bir gerçektir.

"TOPRAK, AYAĞIMIZIN ALTINDAN KAYIYOR"

Türkiye'de meydana gelen bütün ihtilallerin, parti kapatmaların ve Siyasete müdahalenin arkasında dış güçlerle irtibatlı menfaat şebekeleri vardır. Son kırk kusur yıldır da Erbakan ve Milli Görüş. D-8 bu bakımdan büyük önem arz ediyor. Batı'nın karşısına yeni bir güç çıkarmaya teşebbüs ediyorsunuz. Dünyanın en zengin enerji ve diğer tabii kaynaklarına, büyük bir insan gücüne ve büyük bir Pazara sahip sekiz ülke bir araya geliyor. Maalesef bu girişimi Bati âlemi kendisi için bir tehdit olarak algıladı ve düğmeye bastı. Öyle ümit ediyorum ki insanımız inşallah Erbakan Hoca'nın son zamanlarda televizyonlarda yaptığı konuşmalarla, ne kast ettiğini anlamıştır.

84 yaşında bir insan Milli Görüş İdeali ile kurulan partisinin başına geçiyor ve siyasi arenada ben de varım diyor. Sebebi sorulduğunda cevap sade fakat etkili:  "Toprak ayağımızın altından kayıyor". Bu badireli dönemde Milleti uyarmak, üzerine düşen görevi yerine getirmek, misyonunu tamamlamak için rahatsızlığına bakmadan, bütün sıkıntıları göze alarak vazifeyi kabulleniyor. Vefat ettiği zaman gördüğümüz o muhteşem manzara, Hocalarına karşı son vazifelerini yerine getirmek için koşup gelen milyonların, O'nun bu güne kadar vurguladığı fikirlerinde ve icraatlarında neden ısrarlı olduğunu anlamaya başladıklarının işareti olarak kabullenmek istiyorum.

İLK KEZ ODALAR BİRLİĞİ'NDE TANIDIM...

Daha önce de ifade ettiğim gibi Erbakan Hoca çok zeki olduğu kadar çok nazik de bir insandı. İnsanlar bunu bir türlü kavrayamadılar. Erbakan Hocanın başbakan olduğunda, Genelkurmay Başkanı'nı Başbakanlığın giriş kapısında karşılaması garipsenmiş, hatta tenkit edilmişti. Hâlbuki bu sadece bir nezaket gösterisiydi.

Hoca'yı tanıyanlar bilir. Hocamız, evine gelen misafirler kim olursa olsun, ayrılacaklarında evinin kapısına kadar uğurlamayı bir vazife olarak görürdü. Bunu elbette herkes bilmez. Son zamanlarındaki rahatsızlığına rağmen bu alışkanlığından hiç vazgeçmedi. Ben şahsen vefatından sonra Genelkurmay Başkanlığı'nın taziye mesajlarını ve 1'inci Ordu Komutanı'nın erkânı ile cenazeye katılmasını önemsiyorum. Bunu geç de olsa bir hakkin teslimi olarak görüyorum.

Erbakan Hoca'yı tanımam ancak 1960'larin sonuna doğru oldu. Tahsilimi yurt dışında yapmam sebebiyle 1960 ihtilalini ve sonrasını yakinen takip etme imkânım olmamıştı ve şahısları tanımıyordum. 1967 yılında Türkiye'ye döndüğüm zaman Erbakan Hoca'yı ilk defa Odalar Birliği'nde iken tanıdım. Meselelere yaklaşımı, Türkiye'nin geleceği ile ilgili fikirleri beni ciddi manada etkilemişti.

O zamanlar Cuma namazlarını ya Maltepe Camii'nde veya Esat'da kılardık. Hocamız Maltepe Camii'ne geldiğinde namaz sonrası bir yere gider pide yerdik. O zamanlar pide revaçda idi. Maltepe veya Sıhhiye tarafında. Yemek esnasında Türkiye'nin meseleleri gündeme gelir ve herkes Hoca'yı dinlerdi.

1968 YILINDAKİ UNUTULMAZ OLAY

1968 yılında unutamadığım bir olay yaşamıştık.  O yıllarda döviz imkânları kısıtlı olduğundan devlet tarafından karşılanır,   özel sektörün döviz taleplerini Odalar Birliği inceler ve dağıtımı yapardı. O sene, Hocamız bu dağıtımın benim gibi DPT'de çalışan ve konularında uzman arkadaşlara yaptırılmasını istemişti. Döviz tahsisi itina ile yapıldı ve dövizin çoğu İstanbul yerine Anadolu esnafına tahsis edildi. Bunun üzerine Ticaret Bakanlığı Odalar Birliğine verilen bu yetkiyi iptal etti. Tarafgirliğin bu kadarına pes demiştik. Tanıştığım ilk günden itibaren Hocamızın İnancının gereğini titizlikle yerine getirdiğine şahit oldum. İbadetlerinde çok dikkatliydi. Hangi şartlarda olursa olsun, mutlaka ibadetini yerine getirmeye çalışırdı. Bunları gösteriş için yapmazdı. O zamanlar Devlet Erkânının namaz kılması nadirattandı. Havaalanlarında namaz kılacak bir yer bulmak ciddi bir meseleydi. Bütün bu zorluklara rağmen Hoca ile yaptığım seyahatlerde ibadetini ihmal ettiğine hiç şahit olmadım. Konulara espirili bir şekilde yaklaşmaktan hoşlanırdı.

Saman dolu kuşla canlısının mukayesesi,  Kadayıfın altının kızarması, hasmın şahadetinin en güçlü şahadet olduğu ifadesi bunlardan sadece birkaçı. Bunu ağız dalaşı için değil, meselenin daha kolay anlaşılması için yapardı. Bu sebeple sözleri hep gündemde oluştururdu.

MUHALEFET EDENLER ŞİMDİ TAKDİR EDİYOR

Erbakan Hoca, MSP-CHP koalisyonu kurulduktan sonra ilk seyahatini Suudi Arabistan'a yapmıştı. O dönemde petrol krizi yaşanıyordu. En zengin petrol yatakları Suudi Arabistan'da ve petrol fiyatlarındaki artıştan dolayı Suudi Arabistan zenginleşmiş. Türkiye'nin sıkıntısı var. Turkiye'deki bir kesim bu seyahati küçümsüyor ve Hoca'nın seyahati esnasında umre yapmak için ihrama girmesini garipseyenler ve alay edenler oluyor, ama o aldırış etmiyor. Bunların hepsi onu rencide etmek için kullanıldı ama Hoca hiç yılmadı. İslam ülkeleri arsındaki ticaretin gelişmesine büyük önem atfediyordu. Bu sebeple ilk koalisyon esnasında, daha pahalı olmasına rağmen, Türkiye'nin ihtiyacı olan pirinç ithalatını Pakistan'dan yapmayı tercih etmişti.

Bütün bu çalışmalar esnasında manevi değerlerin ihyasını hiç aklından çıkarmıyordu.  Bu sebeple 5 Yıllık Kalkınma Planına ilk defa manevi kalkınma ile ilgili bir bölüm koydurttu. Bir ülkenin kalkınmasının ve güçlenmesinin temelinde Ahlaki ve Manevi değerlerin çok önemli rol oynadığına inanıyordu. Ben de inanıyorum ki Hocamızın fikirleri ve düşünceleri zaman içinde çok daha iyi bir şekilde kavranacak ve itibar edilecektir. Vefatı vesilesiyle gördük ki, düne kadar Erbakan Hoca'ya muhalefet edenler, bu gün ona ve onun düşüncelerine ehemmiyet vermeye, O'nu takdir etmeye başladılar.

1980 ASKERİ MÜDAHALESİNDEN 6 AY ÖNCESİ

1980 Askeri müdahalesinden önceki altı ay boyunca TBMM Cumhurbaşkanını bir türlü seçememişti. Partiler arasında İttifak sağlanamıyordu.  Erbakan Hoca'nın, üç seanslık görüşme sonunda, şartlarımızı kabul eden CHP'nin adayı Batur'u desteklemeye karar verilmesine rağmen, yine CHP'nin fire vermesi üzerine secim neticelendirilememişti. Hocamızın bu tutumu da bazı çevrelerce eleştirilmişti. Hâlbuki Erbakan Hocanın bu tavrı, insanlara ön yargısız yaklaşımının en açık delili idi ve kuvvetli bir ikna yeteneğine sahipti. Batur ikna olmuş ve belli prensiplere riayet edeceği konusunda teminat vermişti.

Bu arada MSP tarafından verilen bir gensoru ile İsrail'le ilişkileri kesmediği için, Dış İşleri Bakanı Hayrettin Erkmen düşürüldü. Bu gensoru aslında Hükümete verilen bir ihtardı.

Bilahare Konya'da aynı konu ile ilgili Kudüs mitingi yapılmış ve bu miting sonradan ihtilalin gerekçesi olarak gösterilmişti.

Bütün bunların arkasından Erbakan Hoca ile birlikte Londra'ya gitmiş, Avrupa İslam Konseyinin bir istişare toplantısına katılmıştık.  Dönüşü İsviçre üzerinden yapacaktık.. Tam bu sırada Meclisteki Gurubumuzdan gelen bir Çağrı ile, Cumhurbaşkanı seçiminde anlaşma sağlandığı için acele Türkiye'ye dönmemiz isteniyordu. Bunun üzerine Erbakan Hocam ile Çarşamba akşamı alelacele döndük ve Perşembe günü meclisteki oylamaya katıldık.  Değişen bir şey olmadı, yine bir netice alınamadı.  Hocam her zaman olduğu gibi gazetecilerle bir sohbet yaptı, gelişmeleri değerlendirdi ve o gece ihtilal oldu. Sonradan anlaşıldığı kadarıyla ihtilal yapılması için Hoca'nın yurtdışından dönmesi beklenmişti. Erbakan Hoca bütün şayialara rağmen ihtilal olabileceğini düşünmüyordu. Zira Temel felsefesi meselelere müspet yaklaşmak, olumsuzluklarla uğraşmamaktı.  Zannımca bu düşünce tarzı onun her zaman motive olmasını ve hedefe odaklanmasını sağladı.

KİRAZLIDERE'DE SABAH NAMAZINDAN İŞRAK VAKTİNE KADAR EVRAD OKURDU

İhtilal gecesi Hocam evinden alınarak Uzunada'ya, diğer arkadaşlar da Kirazlıdere tutuk evine götürülmüşlerdi. Erbakan Hoca Kirazlıdere'ye ihtilalden üç hafta sonra getirilmişti. Kendisini mahkemeye götürülmemizden önce,  ilk defa kaldığı odanın penceresinde görmüş ve adeta kafese konulmuş bir aslana benzetmiştim.

Kirazlıdere tutuk evinde Hocamla uzun bir süre (on aydan fazla) beraber olduk. Bu sürede savunmamızla ilgili layihalar bizzat kendisinin riyasetinde hazırlanmıştır.  Erbakan Hocamız iki kişilik bir odada kalıyordu. Lütfü Doğan ve kısa bir zaman önce Rahmeti- Rahman'a kavuşan Tahir Büyükkörükçü Hocalarımız da tutukevindeydiler. Hoca'nın Savunmanın hazırlanmasındaki titizliği yanında,  gösterdiği tevekkül ve sükûnet takdire yaşandı. Bu süre esnasında davranışlarını ve nezaketini daha yakından tanıma fırsatı buldum. Anladım ki, Erbakan Hoca gibi bir insani tutuklamak, hürriyetinden mahrum etmek, mahkemelerle meşgul etmek ülkemiz için büyük bir kayıp ve akla ziyan bir iştir. Tutukluluk esnasında Hoca'nın moralinin bozulduğuna, öfkelendiğine hiç şahit olmadım.

Tutuklu kaldığımız günlerde Lütfü Doğan Hocamız sabah namazından sonra mutlaka ayeti-kerime ve dualardan derlenmiş bir evrad okurdu. Bu okuma işrak vaktine kadar devam ederdi. Erbakan Hoca bu derslere hiç aksatmadan, tutukluluk boyunca devam etmişti.

Kahvaltıdan sonra da tefsir ve hadis dersleri yapılır ve bu dersler öğlen namazına kadar devam ederdi. Bu arada Hoca ve avukatlar savunmayı hazırlarlardı.

HAYATI BOYUNCA HAKK'IN HAKİMİYETİ İÇİN UĞRAŞTI

Hayati boyunca Hocamızın gözettiği en önemli hedef ülkemizde ve bütün dünyada Hakk'ın hâkimiyetinin tesis edilmesiydi. Bu onun hayat düsturu, hayat felsefesiydi.  Bu mücadeleyi cihat olarak tanımlar ve en önemli görev olarak kabul ederdi. Batinin izlediği sömürgeci ve tahakkümcü politikalarının yanlış Hak anlayışından kaynakladığına ve bunun temelinde Siyonizm'in yattığına kanaat getirmiş ve bunu her fırsatta dile getirmeyi adeta bir görev bilmişti.  Bir keresinde, 1970'lerde, Avrupa İslam Konseyi'nin daveti üzerine Avrupa'ya gitmiştik. Eski NATO komutanlarının da katıldığı o toplantıda bir konuşma yapmış ve dünyada barış ve huzurun neden sağlanamadığını, bunun temelinde Bati'nin sahip olduğu yanlış hak anlayışının yattığını delilleriyle ortaya koymuştu. Bu zihniyet değişmeden dünyada huzur olamayacağına dikkatleri çekmişti.

Erbakan Hocamız şimdi aramızdan ayrıldı. Bize büyük bir miras bıraktı. Bu mirası yarım asırdır yaptığı konuşmalarda, verdiği tebliğlerde ve gösterdiği mücadele azminde bulabiliriz.

Bu mirası aslında bir sorumluluk ve görev olarak görmeliyiz. Hocamızın Türkiye, İslam Âlemi ve Dünya siyasetine etkisinin bundan sonra daha fazla olacağına inanıyorum.

Cenab-ı Hak Mekânını Cennet,

Makamını âli etsin.

 

http://www.milligazete.com.tr/haber/zek%C3%AE-oldugu-kadar-nazik-bir-insandi-231191.htm

 




0 Yorum - Yorum Yaz


ERBAKAN HOCAMIZLA İLGİLİ HATIRALAR 2

Gazeteci-Yazar Uğur Dündar, vefatının birinci yılında Milli Görüş Lideri Merhum Necmettin Erbakan ile ilgili hatıralarını Milli Gazete'ye anlattı.

 

 

Mustafa Yılmaz

Yakın tarihimizde merhum Erbakan kadar eleştirilen, ikinci bir lider gelmemiştir. Bugün siyaset sahnesine baktığımda, Erbakan hoşgörüsünde ve özgünlüğünde bir başka lider göremiyorum.

Merhum Erbakan, sizin programlarınıza çıkmayı önemsiyordu. Özellikle 1991 yılında TRT'de iken gerçekleştirdiğiniz "İşte Hayatımız" programının Erbakan için önemli bir yeri vardı. Aktif siyasete döndüğünde de ilk çıktığı program da yine Arena programı oldu. Kendisiyle en fazla röportaj yapan isimlerden biri olarak,  bir gazeteci gözüyle sizce Necmettin Erbakan nasıl bir siyasetçi, nasıl bir devlet adamıydı?

Merhum Profesör Doktor Necmettin Erbakan, sizin de yakından tanık olduğunuz gibi, hazırlayıp sunduğum televizyon programlarına çıkmayı çok önemsiyordu. Bunun  birçok nedeni vardı. Ama en önemlilerinden biri, 1991 yılında TRT"de ekrana getirdiğim "İste Hayatınız" programıdır. Programın hazırlık evresinde, merhum Erbakan'la çok uzun ve içten bir söyleşi yapmıştım. Yaşam öykünü anlattıktan sonra " Bakalım bu hayat hikayesinden nasıl bir program çıkaracaksınız?"  diye sormuştu. Soruş biçiminde hem merak, hem de endişe vardı. "Hiç endişe etmeyin çok güzel bir program olacak." Demiştim. Söz verdiğim gibi de oldu. Kimler konuk olmamıştı ki!..Çocukluk arkadaşlarından, bir dönem çalışmalar yaptığı Almanya"daki Aachen Üniversitesi"nden akademisyen dostlarına, siyasetteki yoldaşlarından, Balkanlar ve Avrasya"daki destekçilerine kadar, çok geniş bir dost yelpazesinden özel konuklar çağırmıştım. Konukların merhum Erbakan'la stüdyoda  buluşmalarında oluşan sürprizlerle dolu atmosfer, milyonlarca seyircinin hafızasına bambaşka bir Necmettin Erbakan portresi yerleştirmişti. Benim dikkatimi çeken yanlarından biri de çok iyi bir eş ve müşfik baba oluşuydu. Bu yönü beni çok etkilemişti.

Merhum Erbakan'la çok farklı, hatta taban tabana zıt diyebileceğim dünya görüşlerine sahiptik. Ama bu farklılık, onun takdir ettiğim yönlerini görmeme engel değildi. Türkiye'nin sanayi hamlesi yapması ve ekonomideki yapısal sorunları aşması gerektiğini söylerken çok haklıydı. Ayrıca küresel emperyalizme karşı çıkışı ve "milli" duruşu da saygıya değerdi. Hoşgörülü, zeki ve nüktedandı. Müthiş bir espri yeteneği vardı. Siyasi çizgisini çok sert, hatta kimi zaman hakarete varan dozda eleştirenlere karşı bile, çok zorunlu olmadıkça dava açmazdı. Basın özgürlüğüne saygılıydı.

Merhum Erbakan hazırlayıp sunduğum "İşte Hayatınız" programını çok sevdi. Program, o güne kadar yayınlananlar arasında en çok izlenenlerden biri oldu. O zamanlar DVD teknolojisi yaygın değildi. Program bandı kasetler halinde çoğaltılıp, tüm parti teşkilatına gönderildi. Sorumlu yayıncılık anlayışıma ve şahsıma duyduğu güven nedeniyle, çok önemsediği siyasi hamlelerini kamuoyuna duyururken, birinci tercihi hep benim programlarım oldu. Nitekim aktif siyasete yeniden döndüğünde, yine Arena"ya konuk oldu. Nedim Şener"le birlikte hazırladığımız o programın sonunda "Daha önce yaptığınız "İşte Hayatınız" programı bana çok uğurlu geldi ve çok geçmeden başbakan oldum. Demek ki başbakanlık mazbatası sizin elinizde!.. O halde verin başbakanlık mazbatamı da gideyim!" şeklinde esprili bir veda konuşması yapmıştı. Ama ne yazık ki ömrü vefa etmedi ve kısa süre sonra hayata gözlerini yumdu.

27 Şubat Erbakan'ın vefatının birinci yıldönümü? Vefatını duyduğunuzda ilk düşündüğünüz ne oldu? Neler hissettiniz?

Vefat haberini duyduğumda "İşte hayatınız" programından bazı unutulmaz kareleri görür gibi oldum: Pırıltılı öğrencilik yılları, Aachen Üniversitesi"ndeki akademik çalışmaları, oradaki bilim adamlarını şaşırtan buluşları, Alman Leopard tanklarının bir türlü çözüm bulunamayan motor soğutma sorununu, uyguladığı yöntemle çözüşü, Türkiye"nin ilk yerli dizel motorlarının üretildiği Gümüş Motor Fabrikasını kuruşu, siyaset yılları, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasındaki konuşmaları, yasaklı dönemleri, 28 Şubat süreci  ve "İşte Hayatınız" albümünü kapatırken, eşi merhume Nermin Erbakan"ın yanı sıra, o tarihte küçük bir çocuk olan oğlu Fatih ve dostlarıyla birlikte çektirdiğimiz anı fotoğrafı, film şeridi gibi akıp geçti... Yeri gelmişken "İşte Hayatınız" programının hazırlık evresinde konuştuğum Alman akademisyen dostlarının hakkındaki samimi düşüncelerini de burada izlerle paylaşmak istiyorum:  Akademisyen dostlarına göre Profesör Erbakan, inançları doğrultusunda siyaset yapmak ve bu uğurda sıkıntılı süreçler yaşamak yerine, bilim alanındaki çalışmalarına devam etmeliydi. Zira onlar, merhumun deha düzeyinde bilimsel akla sahip olduğuna ve bilimsel çalışmalarını sürdürmesi halinde, literatüre geçecek çalışmalar yapabileceğine inanıyorlardı. Bu görüşe katıldığımı belirtmeliyim.

Ne zaman zora düşsem...

Hiç kimsenin bilmediği bir gerçeği şimdi sizlerle paylaşıyorum. "İşte Hayatınız" programı yayınlandıktan sonra ne zaman işsiz kalsam, ne zaman zora düşsem merhum Necmettin Erbakan aramış ve hal hatır sorduktan sonra "Bir yardımım olabilir mi?" diye sormuştur. Basın özgürlüğüne duyduğu saygı ve biz gazetecilere gösterdiği hoşgörü nedeniyle ona hep müteşekkir kalacağım.

Erbakan haklıydı...

Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan'la çok farklı, hatta taban tabana zıt diyebileceğim dünya görüşlerine sahiptik. Ama bu farklılık, onun takdir ettiğim yönlerini görmeme engel değildi. Türkiye'nin sanayi hamlesi yapması ve ekonomideki yapısal sorunları aşması gerektiğini söylerken çok haklıydı. Ayrıca küresel emperyalizme karşı çıkışı ve "milli" duruşu da saygıya değerdi.

Mağduriyet edebiyatına hiç başvurmadı

Bugünkü siyasilerin üslup ve yaklaşımlarıyla, Erbakan'ın üslup ve yaklaşımını kıyasladığınızda sizce hangi farklılıklar ön plana çıkıyor?

-Dediğim gibi hoşgörülü, kibar ve nüktedan bir siyasetçiydi. Taklitçi değil, tam tersine özgündü. Zaman zaman yaptığı en sert eleştirilerde bile, insanı gülümseten bir mizahi yaklaşım yer alırdı. Karikatüristlerin ekmek kapısıydı. Ama o, en sıkıntılı dönemlerinde bile, aşağılayıcı ve hakaretamiz bir üslubu benimsemedi. Siyasi rakiplerinden söz ederken, nezaket sınırlarını zorlamamaya özen gösterdi, mağduriyet edebiyatına başvurmadı, asla kindar olmadı. Onun başbakanlığı döneminde, icraatını eleştiren ve muhalif duran hiçbir gazeteci işinden kovulmadı, demir parmaklıkların ardını boylamadı. Oysa yakın tarihimizde merhum Erbakan kadar eleştirilen, ikinci bir lider gelmemiştir. Bugün siyaset sahnesine baktığımda, Erbakan hoşgörüsünde ve özgünlüğünde bir başka lider göremiyorum.

28 Şubat Türk siyasi hayatının olağanüstü dönemlerinden biri olarak tarihe geçti.

Merhum Erbakan'da 27 Şubat tarihinde vefat etti? Rakamların ya da Tarihin diline inanır mısınız?

-Profesör Necmettin Erbakan"ın  27 Şubat tarihinde vefat etmesini,  acı bir rastlantı olarak değerlendiriyorum.

Bazı medya mensuplarının daha sonra, 28 Şubat sürecinde kendilerine baskı yapıldığı, tehditlere maruz kaldıkları ya da yanlış yönlendirildikleri yönünde açıklamaları oldu? Siz o dönemde böyle bir baskı ya da yanlış yönlendirme çabasına maruz kaldınız mı? Bu konuda yaşadığınız ilginç bir olay var mı?

-Modern gazeteciliğin babası sayılan İngiliz medya patronu Lord Northclift "Güç odaklarının bir yerlerde örtbas etmeye çalıştıkları şey haber , gerisi reklamdır!" der. Ben yarım asra yaklaşan televizyon haberciliği yaşamımda gerçeklerin ortaya çıkmasından hoşlanan bir güç odağı veya siyasal iktidar görmedim. Tam tersine tüm iktidarların hışmına uğradım. Şimdi de işsizim! Diyecekiniz ki "Merhum Erbakan size ne yaptı?" Hayır, o hiçbir şey yapmadı. Ama Tansu Çiller ve eşi Özer Çiller, ellerinden geleni fazlasıyla yaptı. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, onlarla ilgili yolsuzluk iddialarının üzerine korkusuzca gitmemdi. İkinci nedense, halkın gerçekleri öğrenme hakkına, meslek ilkelerimiz doğrultunda çifte standartsız ama sorumlu gazetecilik anlayışıyla yılmadan hizmet etmemdi.. Örneğin Çiller'in Başbakanlığı döneminde, PKK"lı teröristler bir gece, karanlıktan yararlanıp  Kuzey Irak"tan sızmışlar ve beraberlerinde getirdikleri ağır silahlarla, çevresi adeta halı saha gibi ışıklandırılmış karakola bomba yağdırmışlardı. Saldırıda çok sayıda  Mehmetçik şehit düşmüştü. Ben de televizyona çıkıp,  sınır karakollarımızın vaktiyle kaçakçıların güzergâhındaki  çukur alanlara inşa edildiğini ve bu yetmezmiş gibi geceleri aydınlatıldıkları için terörist saldırılarına  açık hedef haline getirildiklerini ekrandan söylemiştim. Karakolların konumlarının gözden geçirilmesi, gerekirse acil olarak yerlerinin değiştirilmesi gerektiğini belirtmiştim. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş bu sözlerim nedeniyle beni Divan-ı Harbe vermekle tehdit etti. Ertuğrul Özkök canlı tanığımdır. Ama ben ne yaptım? Korkup susmak yerine, Şırnak Emniyet Müdürünün, Meclis Faili Meçhul Cinayetleri Soruşturma  Komisyonunu bilgilendirirken, yakınlardaki bir Hizbullah kampının, Jandarma Alay Komutanlığı nüfuz bölgesinde faaliyet gösterdiğini söylediği kaseti yayınladım. Doğan Güreş beni Divan-ı Harbe vermedi ama, bu haber sonrasında, Bakırköy 1'nci Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi. Tabii beraat ettim.

Adınız Susurluk çetesinin ölüm listesinde geçti? Ayrıca 28 Şubat'tan sonra kurulan iktidarda sizi kendisine hedef yaptı? Bu konularda neler söylemek istersiniz?

-İsmim 28 Şubat sürecinin en karanlık ve dehşetengiz oluşumlarından Susurluk Çetesine öldürülmek üzere verildi. Bu gerçeği ben yıllar öncesinden biliyordum ama, Susurluk Çetesi  davasından hükümlü eski özel harekat polisi Ayhan Çarkın'la, bir cinayete kurban giden yine o çetenin üyelerinden Oğuz Yorulmaz'ın annesi  milyonlarca televizyon seyircisinin gözlerinin içine bakarak anlatınca, Türkiye de öğrenmiş oldu. Çektiğim çile bunlarla sınırlı kalmadı. 28 Şubat sürecinin iktidara getirdiği Başbakan Mesut Yılmaz'ın da hışmına uğradım. Suçum yine çok büyüktü: iktidarın istemediği haberleri yapmak!..Beyaz Enerji Operasyonu sırasında hazırlanan fezlekeden Mesut Yılmaz"ın kardeşi Turgut Yılmaz"ın adını çıkartmayıp yayınladığım haberden sonra yaşadıklarım, pişmiş tavuğun bile başına gelmemiştir! Neyse ki paçayı, fiziksel saldırıya uğramadan, cezaevine girmeden, sadece işsiz kalarak  kurtardım! Günümüzde olup bitenleri düşünürsek, "Buna da şükür!" dememiz gerekir. İşsiz kaldım ama, haber nedeniyle aleyhimde açılan tüm davalardan beraat ettim.

Sayın Necmettin Erbakan ile ilgili unutamadığınız anılardan bazılarını bizimle paylaşır mısınız? Tekrar teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.

-Hiç kimsenin bilmediği bir gerçeği şimdi sizlerle paylaşıyorum. "İşte Hayatınız" programı yayınlandıktan sonra ne zaman işsiz kalsam, ne zaman zora düşsem merhum Necmettin Erbakan aramış ve hal hatır sorduktan sonra "Bir yardımım olabilir mi?" diye sormuştur. Belgeler ışığında yaptığım onlarca haber, kişilik haklarını hep gözetmeme karşın, hiç kuşkusuz, merhum Erbakan"ı da üzmüştür. Ama o, bu haberler sonrasında  aleyhimde davalar açmadı, beni kovdurmak için patronlarıma baskı yapmadı. Basın özgürlüğüne duyduğu saygı ve biz gazetecilere gösterdiği hoşgörü nedeniyle ona hep müteşekkir kalacağım.

 

http://www.milligazete.com.tr/haber/yakin-tarihin-en-hosgorulu-lideriydi-231161.htm




0 Yorum - Yorum Yaz


Bugün, 27 Şubat... Cephedeki savaşı kaybettikten sonra pes etmeyen ırkçı emperyalizme karşı, bütün ömrünü cihat ederek geçiren İslam ümmetinin merhum lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın baki aleme hicretinin birinci yıldönümü....

 

1926 yılında Sinop'ta hayata gözlerini açtıktan sonra son nefesine kadar cihat ederek geçen bir ömrün ardından, tam bir yıl önce milyonlarca insanın katıldığı cenaze merasimiyle uğurlanan Erbakan, bugün Türkiye'nin dört bir yanında ve tüm İslam âleminde dualarla anılıyor.

Erbakan, ömrünü Türkiye'nin lider ülke olmasına ve dünya Müslümanlarının birleşmesine adadı. Erbakan, son nefesine kadar inandığı dava uğrunda mücadele verdi. Arkasından gelen milyonlarca takipçisine, örnek bir ideal, başarılı bir çalışma modeli ve dosdoğru bir çizgi bırakan Erbakan, 27 Şubat 2011 tarihinde fani âlemden baki aleme hicret etti.

Okul hayatında hep birinciydi

Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın hayat hikayesi, tarihi başarılar, unutulmaz hizmetler ve çığır açan devrimlerle dolu.

Erbakan, 29 Ekim 1926 yılında Sinop'ta doğdu. Babası Adana'nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde yaşamış olan Kozanoğullarından Mehmet Sabri Erbakan. Ağır ceza reisi olan babasının birçok yerde görev yapmış olması dolayısıyla çocukluğu muhtelif şehirlerde geçen Erbakan'ın annesi de Sinop'un tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım. Kayseri Cumhuriyet İlkokulu'nda başlayan ilkokul öğrenimi babasının tayin olması üzerine gittikleri Trabzon'da okul birincisi olarak tamamladı.

1937 yılında İstanbul Erkek Lisesi'nde orta tahsiline başladı. Liseyi de 1943 yılında birincilikle bitirdi. 1948 yılı yaz döneminde İTÜ Makine Fakültesinden birincilikle mezun olan Erbakan, aynı yıl Makine Fakültesi Motorlar Kürsü'nde asistan olarak göreve başladı. 3 yıllık asistanlık döneminde o zaman doktora tezine tekabül eden yeterlilik tezini hazırladı. Sınıflarda ders vermek doçent ve profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen kendisi asistan olduğu halde ders vermesine izin verildi. Yeterlilik tezindeki başarısından dolayı üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi'nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve görgüsünü artırmak üzere Almanya'ya gönderildi.

Efsane Almanya'dan başladı

Alman ordusu için araştırma yapan DVL araştırma merkezinde Profesör Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı. Aachen'da çalıştığı 1.5 yıl süre içerisinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan Erbakan, Alman üniversitelerinde geçerli olan "Doktor" unvanını aldı. Alman Ekonomi Bakanlığı için motorların daha az yakıt yakmaları konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da doçentlik tezini hazırlayan Erbakan'ın "Dizel motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu" matematiksel olarak izah eden bu tez, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Tezin mecmualarda neşredilmesi üzerine o tarihte Almanya'nın en büyük motor fabrikası olan Deutz motor fabrikalarının umum müdürü Prof. Dr. Flats tarafından Leopar tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere bu fabrikaya davet edildi.

Yerli otomobil hayali

II. Dünya Harbi'nden sonra Alman üniversitelerinde ilk Türk ilim adamı olan Erbakan, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul'a döndü. İmtihan sonucunda 27 yaşında Türkiye'nin en genç doçenti olma başarısını gösterdi. 1956 yılında Türkiye'de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor A.Ş.'yi kurdu. Ve bugün Pancar Motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956'da attı. 1960 yılında Ankara'da yapılan Sanayi Kongresi'nde Gümüş Motor'un yaptığı imalatları sunan Erbakan, "Yeni hedef otomobillerin Türkiye'de yapılmasıdır" fikrini ortaya atmış, o zaman yönetimde olan askerler tarafından revac bulan bu fikir üzerine Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde "Devrim Otomobili" adıyla ilk yerli otomobil Erbakan tarafından imal edildi. Askeri yönetim Gümüş Motor fabrikasını gezmiş, büyük ilgi ve heyecan duymuşlar, bunun üzerine 200'e yakın General ve üst rütbeli subaya Erbakan tarafından bir Sanayi Konferansı verildi.

TOBB'da verilen büyük mücadele

1965 yılında profesör olan Erbakan, Şubat 1966'da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığına getirildi. Daha sonra Genel Sekreter olan Erbakan, 1968 Mayıs'ında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyesi, Mayıs 1969'da da Odalar Birliği Başkanı oldu. O zamanki hükümet her türlü kanuni hükümleri hiçe sayarak Erbakan'ı polis zoruyla görevinden uzaklaştırdı. Erbakan, 1967 yılında Nermin Hanım ile evlendi. Sanayiye gerekli ilginin gösterilmemesi üzerine siyasete atılmaya karar verdi. 1969 seçimlerinde Konya'dan bağımsız olarak adaylığını koydu ve seçilerek Meclis'e girdi. 24 Ocak 1970 tarihinde Milli Görüş'ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi'ni kurdu. MNP, 1971 Nisan'ında ihtilal yönetiminin de baskısıyla, antidemokratik bir biçimde kapatıldı.

MSP'yle başlayan siyasi başarı

Erbakan mücadeleden vazgeçmedi. Daha sonra 11 Ekim 1972 tarihinde Milli Selamet Partisi'ni kurdu. MSP, Erbakan liderliğinde girilen 1973 seçimlerinde yüzde 12 oyla 48 milletvekilliği ve 3 senatörlük kazanarak 51 parlamenterle Meclis'e girdi. 1974 yılı başında kurulan MSP-CHP koalisyonunun bozdurulmasından sonra kurulan dörtlü koalisyonda da yer alan MSP'nin Genel Başkanı yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlendi. 5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan üçlü koalisyonda da bu görevini devam ettiren Erbakan liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu. 1978 yılı başında 12 Eylül 1980'e kadar muhalefette kalan MSP'nin Genel Başkanlığını yürüten Erbakan, 12 Eylül İhtilali'nin getirdiği antidemokratik uygulama ve yasaklarla Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutuldu.

Refah'la efsane hizmetler

Eylül 1987'deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden Erbakan, 1983'de kurulmuş olan Refah Partisi'nin, 11 Ekim 1987 tarihinde yapılan kongresinde oy birliği ile Genel Başkanlığa seçildi. 1991 seçimlerinde Konya'dan yeniden Milletvekili seçildi. 1995 genel seçimlerinde tekrar Konya'dan Milletvekili seçilerek meclise girdi. Bu seçimlerde Refah Partisi yüzde 21.7 ile birinci oldu. Bunun üzerine 28 Haziranda hükümeti kurma görevini alarak 7 Temmuzda güvenoyuyla Türkiye'nin Başbakanı oldu. DYP ile kurulan koalisyon hükümeti sırasında halkın desteğini alan birçok önemli başarının yanında uluslararası alanda gelişmekte olan 8 ülkenin işbirliğine öncülük yaparak büyük bir gayretle bir yıl gibi kısa bir sürede D-8 (Development-8) oluşumu meydana getirildi.

1998 yılı Şubat ayında Genel Başkanı olduğu Refah Partisi'nin kapanmasıyla 5 yıl siyasi yasaklı hale getirilen Erbakan, 17 Ekim 2010 tarihinde ikinci defa Saadet Partisi'ne Genel Başkan seçildi. Ömrünü Türkiye'nin lider ülke olmasına ve dünya Müslümanlarının birleşmesine adayan Erbakan, son nefesine kadar inandığı dava uğrunda mücadele verdi. Arkasından gelen milyonlarca takipçisine, örnek bir ideal, başarılı bir çalışma modeli ve dosdoğru bir çizgi bırakan Erbakan, 27 Şubat 2011 tarihinde fani alemden baki aleme hicret etti. Son yolculuğuna ise, Milli Görüşçülere hayatı boyunca örnek gösterdiği Fatih Sultan Mehmet'in manevi makamının bulunduğu Fatih Camisi'nden 1 milyonu aşkın seveni tarafından uğurlandı.

85 YILLIK ÖMRE SIĞAN EFSANE HİZMETLER

* Büyük Kıbrıs Zaferi

* Manevi kalkınmanın plana bağlanması

* İmam Hatip Okullarının yeniden açılışı

* İmam Hatiplerin sayısının 600'e, öğrencisi sayısının 600 bine çıkarılması

* Bütün okullarda din ve ahlak derslerinin konması

* 5 bin Kuran Kursu açılması, öğrenci sayısının 1 milyona çıkarılması

* Türkiye'nin İslam Konferansı'na üye yapılması

* İslam Bankası'na kurucu ortak olunması

* Ağır Sanayi Hamlesi

* Otoyol Hamlesi

* Yeniden Büyük Türkiye projeleri

* Adil Düzen

* Türkiye-İran arasındaki ticarette doların kullanılmasına son verilmesi.

* 54. Hükümetin efsane hizmetler: 100 alan memura 216, 100 alan işçiye 221, 100 alan köylüye 312 ve 100 alan Bağkur emeklisine 1000 verilmesi

* Denk bütçe

* Havuz sistemi

* Kaynak paketleri; 56 milyar dolarlık bütçeye vergi koymadan, zam yapmadan, borç almadan sırf milli kaynaklara dayanarak 6 ayda 35 milyar dolar, yani yılda 70 milyar dolar ilave kaynak bulunması.

* Çekiç Gücün Türkiye'den gönderilmesi

* Irak petrol boru hattının yeniden açılması

* D-8

"Malıyla canıyla cihad eden bir Müslüman olarak anılmak isterim"

 

http://www.milligazete.com.tr/haber/unutmadik-unutmayacagiz-unutturmayacagiz-231285.htm

 





“Erbakan’ı gömdük, şimdi üzerine beton dökeceğiz”
 
 
Sabri Gültekin
Milat

28 Şubat postmodern darbesinden bu yana 15 yıl geçti. O kadar çok şey yazılmasına, ifşâ edilmesine rağmen, yine de “gizli” kaldı çoğu şey. Çünkü “1000 yıl sürecek” denilen bu sürecin “nostaljik belgesel” formatındaki dezenformasyonlarla aydınlatılması mümkün değil.

***
Tuğgeneral Erol Özkasnak’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanına hakaretleri…
Sincan’da “balans ayarı” için yürütülen tankları…
Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş’ın nefretini kustuğu “habis ur” ve “kan emici vampirler” beyanları…
Oramiral Güven Erkaya’nın Başbakanlık Konutu’nda “eski köye yeni adet mi!?” diyerek portakal suyu yerine şerefe(!) kaldırdığı rakı kadehleri…
28 Şubat’ta 9.5 saat süren ve tarihimizin en uzun MGK toplantısında alınan kararları…
Batı Çalışma Grubu’nun Müslüman avına çıkarak önüne geleni fişlemeleri…
Nur Serter’in başörtülü öğrenciler için İstanbul Üniversitesi’nde ihdas ettiği “ikna odaları”…
Darbe goygoycularının piyasaya sürdüğü Müslüm Gündüzleri, Fadime Şahinleri, Ali ve Emire Kalkancıları, Seyhan Soyluları…
ABD eski Büyükelçisi Eric Edelman’ın; “28 Şubat’ta Erbakan’ı gömdük, şimdi üzerine beton dökeceğiz” ifadesindeki kriptoları…
Bu saydıklarımız her 28 Şubat geldiğinde çoğumuzun unutmamak üzere hatırladığı utanç vesikalarından birkaç başlık.
Fakat asıl mesele bu kirli zihniyetin uzantılarının milletimize biçtiği kirli senaryonun deşifre edilmesi. 28 Şubatçıların “hesap günü”nden önce hesaba çekilmesi, cinayete kurban giden “sessiz çoğunluğun” en doğal hakkı olarak orta yerde duruyor.
Neden?!..
Belki de Rachel Corrie kadar cesur olamadığımız içindir, yaşadığımız bunca sıkıntılar. Darbeler, horlanmalar… Ve bunlar yetmezmiş gibi bir de 1000 yıl sürecek sancılar…
Bazen yaşatmak için ölmek, yaşamaktan daha evlâdır. 23′lük Rachel’in, 2003′ün Mart‘ında Gazze’de Filistinli bir aileyi İsrail tanklarından korumak için yaptığı gibi.
28 Şubat’ta Sincan’ın sokaklarında tanklar yürümeseydi, belki diğerleri gibi (Uluslararası Dayanışma Hareketi Üyesi) Rachel de ölmeyecekti. Binlerce masum çocuk özgürlük tualine gülümseyecek, İsrail tanklarının paletlerinden içimize kan sıçramayacaktı.
Afganistan’da, Irak’ta, Lübnan’da, Filistin’de, Mısır’da, Tunus’ta, Bahreyn’de, Cezayir’de, Ürdün’de, Yemen’de, Libya’da, Suriye’de barış olacaktı… İnsafı olmayanların, yargısız infazı durdurulacaktı… Medeniyetlerin beşiğinde yaşayan hiçbir masumun canı acımayacaktı; 28 Şubat postmodern darbesi olmasaydı.
****
Şimdi Ulu Hakan Abdülhamid Han’ı daha iyi anlıyoruz. Niçin “şehid kanıyla alınan topraklar, parayla satılmaz” dediğini de… 33 yıl boyunca siyasi dehasıyla, millî olan duruşuyla emperyalistlere nasıl direndiğini de… Teodorların, Haimlerin, Emanuellerin, Şaronların, Pereslerin; Ali, Veli, İsmail adı altında emperyalistlere nasıl destek verdiğini de…
Şimdi daha iyi anlıyoruz. 31 Mart Vak’asını… Ve aradan geçen 88 yıldan sonra 28 Şubat’la; özgürce gülmek, sömürüye direnmek yasaklanmış bu coğrafyada.

“Biz varız ve buradayız” diyerek 1.5 milyarlık uyuyan âlemi uyandıran ve onları D-8 hareketiyle onurlandıran antisiyonist ve antiamerikancı bir lider her şeyi tersine çevirince rahatsız oldular… Teodorların, Haimlerin, Emanuellerin, Şaronların, Pereslerin yerli işbirlikçileri bu “iyi gidişe dur” demek için “medya, sermaye ve çeteler“le elele verdiler.
İrtica, “Aydınlık İçin 1 Dakika Karanlık”, “İrticaya Karşı 1 Dakika Karanlık”, tanklarla balans ayarı derken “adının açıklanmasını istemeyen bir üst düzey rütbeli” ve “genç subaylar” demeçleriyle son darbeyi vurdular!..
Şimdi daha iyi anlıyoruz. 31 Mart Vak’asını… Ve aradan geçen 88 yıldan sonra 28 Şubat’la; semalarda artık barış güvercinlerinin neden uçmadığını…
And içmişler demek ki… Bütün kötü oyunları “ötekilerin demokrasisi” kazansın diye. 28 Şubat’ta da…
Unutmayın!.. “Bu ordu bizim, bu millet bizim…” birlikte, omuz omuza kazanacağız kaybettiğimiz savaşı; hem de kansız, hem de silahsız. Çocuklar ve mazlumlar yaşasın, özgürlük fedaisi Racheller ölmesin diye…
****
Geçtiğimiz yılın 27 Şubat’ında aramızdan ayrılıp dâr-ı bekâya irtihal eden Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan hocamı rahmetle anıyorum. “…Hiç şüphesiz Allah her şeyin mutlak galibidir ve zalimlerden intikam alıcıdır.” (İbrâhîm / 47)

http://www2.milatgazetesi.com/erbakani-gomduk-simdi-uzerine-beton-dokecegiz/31056





ÇOK PARTİLİ SİYASET ÇARKI VE ERBAKAN`IN FARKI



Erbakan Hoca’nın, ta 1968’lerde öncülük ettiği ve “Pancar Motor” olarak üretimini hala sürdüre geldiği yüzde yüz yerli GÜMÜŞ MOTOR Fabrikaları girişiminden Türkiye Odalar Birliliği Başkanlığı serüvenine… Konya’daki bağımsızlar hareketiyle Meclise girmelerinden Milli Nizam sürecine…

O kapatılınca kurulan Milli Selamet Partisinden, Ecevit ve Demirel’le koalisyon hükümetlerine ve kendi tabiriyle, ÇIRAKLIK dönemindeki tarihi hizmetlerine…

12 Eylül darbesinden sonra kurulan Refah Partisi’ne ve KALFALIK dönemi efsane hizmetlerin yapıldığı Refah-Yol hükümetine…

28 Şubat tertibinden sonra Fazilet, o da kapatılınca Saadet Partisine;

Tam kırk üç yıldır, Türkiye siyaseti ve tabi Siyonizmin-ırkçı emperyalizmin stratejisi Erbakan gerçeğine göre şekillenmektedir.

Erbakan’ın önünü kesmek ve Milli Görüş iktidarını engellemek için:

  • Nice ihtilaller ve post modern darbeler tertiplenmiş
  • Bunlarla istediği neticeyi elde edemeyen dış güçler ve Masonik işbirlikçiler, önce sağcı, sonra solcu partilere dindar görünmek ve oylarını devşirmek hevesiyle tavizler vermek ve halkın inancıyla barışık görünmek mecburiyeti hissedilmiş…
  • Aman Erbakan’a kaymasınlar diye camilere, dini derneklere, tarikat ve cemaatlere, imani ve ahlaki ağırlıklı gazete, dergi ve TV’lere sağlanan istismar amaçlı kolaylıklar; halkımızın özüne dönmesini ve yıllarca bastırılan manevi değerlere hasret ve hararetle sahiplenmesini netice vermiş.
  • Bu tavizler, yeni tavizleri gerektirmiş, gerçeği gelmesin diye taklitlerine fırsat ve ruhsat verilmiş; Milli Görüş’ten kopardıkları, makam ve menfaat karşılığı kiraladıkları ANAVATAN ve AKP iktidarına rıza gösterilmiştir. Ne Turgut Özal’ın dindarlığı ne Recep T. Erdoğanların hanımlarının türbanları, elbette yaptıkları tahribatları örtmeye yetmemektedir ama;  hanımları türbanlı, kocaları namazlı-niyazlı insanların Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı yapılma mecburiyeti, elbette ve kesinlikle Erbakan’ı önlemeye ve Adil Düzeni geciktirmeye yönelik tavizlerdir ve tabi bunların sevabı ve şerefi de Erbakan’a aittir, çünkü Onun sayesindedir.

Bu gerçekleri kabullenip Erbakan’ı tebrik ve teşekkür etmek yerine, tam tersi bir tereslikle nankörlüğe yönelmek ve “Bu Erbakan hiç ortaya çıkmasaydı, en azından çok önceden beri yerini gençlere bıraksaydı, şimdi Türkiye çok daha iyi ve ileri durumlara gelecekti” gibi asılsız iddialar üretmek ve hatta hızını alamayıp, malum odaklara yaranmak ümidiyle, sütü bozukluk edip hakaretle Hoca’ya ürümek, ne büyük bir talihsizlik ve nasipsizliktir.

Zaman denen Saman Çuvalı’nın ve Ali Ünal’ın saptama ve saptırmaları:

Zaman grubu ve yazarları öteden beri Erbakan`a karşı husumet beslemektedir. Numan Kurtulmuş`un Milli Görüş`ten ayrılık sinyalleri verdiğinden beri ona karşı özel bir ihtimam ve yakınlık gösterilmiştir. Çünkü Hocaefendileri, Milliyet gazetesine verdiği bir demeçte, 28 Şubat döneminde Erbakan için "Ben bu adamı hiç sevmedim" demiştir.

Zamanın kaypak yazarı Ali Ünal`ın: "1960`tan sonra siyasî ve içtimaî sahada Türkiye`nin neredeyse yarım asrına damgasını vuran Demirel-Ecevit-Erbakan ve Türkeş mozaiği, Demirel ve Erbakan`ın çırpınışlarına ve önümüzdeki seçimlerde konuşulup yazıldığı üzere muhtemel bir Demirel-Erbakan ittifakına rağmen, artık ömrünü tamamlamıştır. Türkiye, nasıl şu son dönemde çok partili hayata geçiş yılları olan 1946-1950 arasını demokrasi adına daha ileri bir seviyede yaşıyorsa, siyasî hayat da, Türkiye`nin klasiği ve asıl siyasî karakteri olan DP (AKP)-CHP kanatları üzerinde cereyan ediyor." sözleri bunların ne olduğunu göstermeye yeterlidir.

Biz önce şu hatırlatmada bulunalım: Erbakan ile Demirel bir arada anılmayacak kadar birbirine aykırı ve farklı şahsiyetlerdir. Önce Sayın Ünal’ın kendi geleneğinin kimlerle ilişkili olduğuna ve yıllarca Mason Süleyman’a nasıl hizmetkârlık yaptığına bakması gerekir. Demirel yıllar yılı onların "Nurlu" lideri değil miydi? Bir seçim arifesinde kendisini ziyaret eden nur kardeşleri "Cemaatimizden neden biri milletvekili adayı değil" diye sorduklarında, Demirel`in: "Sizin adayınız benim ya, daha ne istiyorsunuz" dememiş miydi?

RP. Seçimlerde birinci parti çıktığında İsrail Cumhurbaşkanı Weizman Türkiye`ye gelmişti. Yeni Binyıl gazetesine Türkiye Hava sahasında verdiği demeçte: Manşet Şöyle idi: "Benim dostum Cumhurbaşkanı Demirel Erbakan`a hükümeti kurdurmayacak" yazının devamında ise: "Türkiye`ye daveti kabul etmemin bir sebebi de bu konuları soruşturmak. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`i çok iyi tanıyorum ve onun, elindeki bütün gücü kullanarak, böyle bir gelişmeyi önleyeceğine inanıyorum. Ordunun da kenarda bekleyeceğini sanmıyorum." demişti ve süreç öyle gelişmişti. Hem Demirel değil miydi 28 Şubat`ın mimarlarının işbirlikçisi. Hem Zaman gazetesi değil miydi ki İsrail İstanbul konsolosuna gazetesinde haftalık yazılar yazdırıvermişti. Hem değil midir ki "İsrail büyük otorite" ilan edilmişti.

Gazze`deki Filistinleri terörist ilân eden kimdi? Mavi Marmara gemisinde suçsuz yere katledilenlerin şehit olmayacağını söyleyen kimdi?

6 Eylül 2006 tarihinde sabahın erken saatlerinden İsrail Uçakları Akdeniz üzerinden topraklarımıza girerek Suriye`nin Deyr-el Zur bölgesinde bulunan nükleer tesisleri bombalamış kimsenin ruhu duymamıştı. İsrail savaş uçaklarından birinin yakıt tankının Türkiye topraklarına düşmesi sonucu, bir de Suriye`deki tesislerin bombalanmasının öğrenilmesi sonucu durum anlaşılmıştı. Özellikle Millî Gazete`mizde konuyla ilgili epey yazı yayımlanınca kamuoyu olayın farkına varmıştı. Ve Fetullahçı Zaman Gazetesi ve AKP’nin yandaş sözcüleri bu konuya kör ve sağır davranmıştı.

George W. Bush`un anılarının yayımlanmasıyla olayın perde arkası da aydınlanmaya başlamıştı.

Erbakan’la ilgili çarpıtmalar

Görünürde 1981 ihtilalı siyasi ve ideolojik tıkanıklıktan kaynaklanmıştı, ama gerçekte; ülkeyi çökme, devleti çözülme noktasına getiren dıştaki müdahaleyi ve içteki hıyaneti durdurma mecburiyetiyle ve tabi Milli Selamet’i kapatmak şartıyla yaptırılmıştı. Ardından 1960-1980 döneminde oluşan ve sağcıları, solcuları, dinsel grupları ve göçün ve bilhassa Kürtler arasındaki aşiret düzeninin çözülmesinin ortaya çıkardığı yeni lider kadroları içine alan yeni elitler tekrar harmanlandı. CHP`nin 1977 seçimlerindeki nispi başarısı liderlik ve ideolojisindeki önemli değişikliklerden kaynaklanmıştı. Parti 1965`ten itibaren köyden kente göç eden seçmenleri etkilemek için "ortanın solu"na kaymış, laikliği ve pozitivizmi geri plana atmıştı. Sonuçta parti Kemalizm’in ilkelerini, yani altı oku bayrağından çıkarttı. Ancak 1990`ların başında yeniden kurulunca altı oklu bayrağa yeniden sarıldı. CHP içindeki sözüm ona kişisel iktidar mücadelesi 1971 yılında sonuçlandı ve İsmet İnönü`nün bizzat seçip himaye ettiği Bülent Ecevit kendisine karşı zafer kazandı. Bu can alıcı gelişme Ordu`yla CHP arasında her zaman var olmaya devam eden gayri resmi işbirliğini geçici olarak askıya aldırdı.

1961`den sonra çeşitli Marksist Leninist ve Maoist siyasal partiler ve radikal solcu örgütler kuruldu ve bunların birçoğu dışarıdan ciddi bir destek aldı. Aynı dönemde yayınlanmaya başlanan muazzam miktarda yeni ideolojik kitap ve dergi, solcu elitlerin yükseliş ve meşruiyet kazanma sürecini de hızlandırdı. Siyasal laik sağın ise yüzde üç düzeyindeki oyu hemen hemen Marksist TİP’inkine eşit olan Milliyetçi Hareket Partisi çevresinde toplandı. 1972`den sonra Milliyetçi Hareket Partisi yeni bir İslami formülün etkisiyle (Yani halkın Milli Selamet Partisine yönelmesi ve bazı merkezler için teh arz etrmesi endişesiyle) laik tutumunu terk edince oyları artmıştı.

Sağcı "laik" sayılan grupların büyük bölümü İslam`ı, milli kültürün bir boyutu ve parçası olarak algılamaktaydı. Buna karşılık dini ön plana çıkaran bazı İslamcılar ise “Milli” kültürü tamamıyla dine tabi olarak yorumlamakta ve Türklüğü İslam kimliği içinde eritmekle suçlanmaktaydı. "Laik" "solcu" gruplar ise İslam’a düşman ve dışlayıcı bir tavır takınmakta ve halk tarafından dışlanmaktaydı. Aslında ana konu, din ile geleneğin, kişisel ve kamusal (dini) kimliğin ilgilerini doğru anlamak ve tanımlamaktı. Bu sosyal değişmeleri benimseyen ve kimliği inançlarıyla bağdaştırabilen halka nüfuz etmek ve halkı kendine çekmek elitlerin görev alanıydı. Elitlerin demokratik bir rejimde yaşayabilmeleri halkla birleşmeye, yani demokratikleşmeye bağlıydı.

Sonuç olarak, orta ve alt düzeydeki dini elitlerin bir kısmı, resmen kapatılmış olmalarına karşın gayri resmi olarak halk arasında faaliyetine devam eden tarikatlara katılarak halkla kaynaştı. Bu cemaatlerin liderleri, başlangıçta devletçi merkeze karşı her tür muhalefeti desteklemeye hazır olsalar da; Türkiye`nin tarihsel, ekonomik, sosyal ve kültürel gerçeklerini dikkate alarak demokrasiden yana tavır takındı. “Öte yandan dogmatizme ve geleneğe saplanıp kalmış olan inatçı İslamcılar ise kültürel İslam`ı siyasal İslam`dan ayırmak konusunda isteksiz görünüyorlardı. Siyasal İslam`ın bu türünü mühendis Necmettin Erbakan liderliğindeki eğitimli profesyonellerden oluşan küçük bir grup temsil etmeye başladı. Önce Milli Nizam Partisi`ni (1968-71), daha sonra Milli Selamet Partisi`ni (1972-1980) ve nihayet Refah Partisi`ni (1982-1997) kurdular. Ne var ki hepsi de Siyonist odaklarca kışkırtılan ordu tarafından kapatıldı.”

Bu saptamalar, hem yanlıştı hem kasıtlıydı. Önce samimi ve seviyeli Müslümanları: “Dogmatizme ve geleneğe saplanıp kalmış inatçı İslamcılar” diye suçlayıp saldırmak haksızlıktan da öte bir ahlaksızlıktı. Çünkü zaten İslam, vahye ve metafizik gerçeklerden kaynaklanıyordu; “GAYB”e yani, varlığı kesin alamet ve tezahürleriyle belli olan, ama elle tutulup dokunulmayan imani düsturlara dayanıyordu.

“Dogmatizme” yani vahye ve Kur’ani ayet ve hakikatlere inatla ve kesin bir kanaatle inanmayan zaten Müslüman olamazdı. Ancak “gelenekçilik” yani Kur’an’ın geçmiş asırlardaki ihtiyaçlara ve şartlara göre yorumlanıp uygulana gelmiş, hatta kuru şekilcilik haline getirilmiş ruhsuz ve şuursuz taklitçilik ise dini bir yozlaşmaydı ve Erbakan Hoca her türlü taklitçiliğe temelinden karşıydı.

Refah Partisi, kimi dini kesimlerden destek almasına karşılık, ne İslam`ın ne de Müslümanların temsilciliği iddiasıyla ortaya çıkmış, din istismarına asla kalkışmamış ve Türkiye`deki bütün dini grupların birleştiği bir cephe olmamıştı. Parti İslami duyarlılığı öne çıkaranları da, İslamiyet’i bir kültür olarak gören pratik zihniyetli ılımlı tabakaları da bünyesinde toplamıştı. Erbakan hareketi, temelde, toplumun İslami kimlik ve geleneğinin ve Osmanlı geçmişinin bir şekilde resmikabul görmesini arzu eden, buna karşılık hilafeti, saltanatı veya imparatorluğu geri getirmek gibi bir gaye de gütmeyen halkın, bu özlemlerine tercümanlık yapmış ve desteğini kazanmıştı.  Erbakan, halkın İslam`ın saygı ve kabul görmesi talebinin bir şekilde laik ve demokrat bir siyasal çerçeve içinde hayata geçirilmesi, adil ve asil bir sisteme öncülük etmesi arzularına bayraktarlık yapmıştı. Siyonist ve Masonik güçlerin güdümündeki modernist kesimde, “partinin seçim sürecini sırf meşru yollardan iktidara gelip radikal İslami bir rejim kurmak için benimsediği” şüphesi sürekli vardı: Öte yandan Atatürkçülüğe sığınan Kemalist devlet elitleri ve bazı askerler, halkın dini inançlara saygı talebini, gericiliğin başka bir şekle bürünmüş bir halinden ibaret görüyor ve mahkûm ediyordu. Bu tip devletçilerle Erbakan`ın liderliğindeki Milli Görüşçülerin kavgası, temel meselelerden daha çok çeşitli ritüeller, ibadetler ve giyim-kuşam gibi biçimsel şekiller etrafında dönüyor ve gerek Türkiye`deki İslam gerçeğini gerekse de modernistlerle muhafazakârların (İslamcıların çoğu için en uygun terim budur) aslında birbirlerine göründüklerinden çok daha fazla yakın olduklarını göz ardı ediyordu. Her ne kadar devletle inancın defacto ayrılığı veya dinin özel bir inanç alanı haline gelmesi anlamındaki laiklik Türkiye`de kabul görmüş bir gerçek olsa da, dinci ve devletçi elitlerin konumlarını ve toplumsal saygınlıklarını sağlama almak için inancı kullanmaları hâlâ devam eden bir durumdu. Oysa Erbakan ne dinci kesimler ne de Laikçi devletçi elitler gibi din istismarı yapmıyor, sadece dini özgürlükleri ve manevi değerleri savunuyordu. Bir bakıma, din istismarcılığıyla devrim simsarlarının, sağcılarla solcuların oyunlarını bozuyor, hepsinin aynı odaklarca kullanıldığını vurgulayıp toplumun gözünü açıyor ve işte bu yüzden hepsinin ortak hedefi haline geliyordu. 1947’den bu yana İslami kurum, okul ve yayınların ve tarikatların yaygınlaşması Türkiye`yi dünyadaki en "İslami görünümlü" ülkelerden biri haline sokuyordu. Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye`nin İslamileşmesi ve millileşmesinde önemli bir rol oynuyor, bununla birlikte, Dinin birtakım tarikat ve cemaatlerin güdümünde yozlaşmasını önlüyor,  belli bir düzeyde kontrol edip yönetiyordu. Buna karşılık dini grupların çoğu Cumhuriyet rejimini, demokrasiyi, kültürel çeşitliliği ve modernizmin farklı yönlerini benimsemeye başlıyordu. Son zamanlarda Diyanet’in bir grup siyasallaşmış Alevi tarafından Sünniliğin aracı olmakla suçlanması, bazı marazlı çevrelerin kasıtlı kışkırtması sonucuydu.

Buna rağmen bazı üst düzey askerler, kimi akademisyenler ve aydın geçinenlerden oluşan (ve bir zamanlar zinde kuvvetler olarak tanımlanan) eski devletçi ve laik elitler İslami faaliyetlerdeki artışı laiklikten sapma olarak görüyordu. Bu arada “Erbakan`ın sağlam bir sosyal ve felsefi tutuma sahip olmayan ve iktidar arzusuyla yanıp tutuşan oportünist bir politikacı olmakla” suçlayan “1982-1994 yılları arasında iki merkez sağ partinin (ANAP ve DYP) kazandığı başarının temelinde, Erbakan`ın İslami söylemine güvenmeyen ve özellikle de partisinin ekonomi odaklı, halka hitap eden, demokratik bir parti programından yoksun olduğunu düşünen ılımlı İslamcıların ağırlığını” savunanlar, ya bilerek gerçeği çarpıtıyordu veya cehalet sergiliyordu.

“Turgut Özal 1983`te Anavatan Partisi`ni kurarken, gerek teknoloji merkezli ılımlı İslamcıları ve milliyetçi elitleri, gerekse  iş dünyasının liderlerini partisine katmayı başardı. Yeni elitler arasındaki işbirliğine dayanan bir siyasi parti kurup onların görüşlerini parti programında halka mal edebilen ilk siyasi lider Özal’dı. Tıpkı annesi gibi kendisinin de bir Nakşî olduğunu açıkça ifade eden Özal, hem ülkenin İslami kimlik ve kültürünü hem de katı kurallarla kısıtlanmamış bir demokrasiyi ve ekonomik liberalizmi benimseyip uyguladı. Pratikte daha geniş bir ekonomik ve siyasal katılımın ve piyasa güçlerine uyumun sağlandığı, toplumun Batı teknolojisine tamamen açıldığı, İslami kimlik ve kültüre saygı gösterildiği ve belli başlı bütün sosyal ve etno-dinsel grupların siyasal sürece dâhil edildiği yeni bir modernleşme anlayışı ortaya çıkardı. Bu yolla Erbakan`ın etkisini bir hayli zayıflattı. Muhtemelen Özal’ın halkı gerçekten temsil eden çoğulcu bir demokrasiyi ve ekonomik kalkınmayı savunmasının bir sonucu olarak Türkiye, 1983`ten itibaren, görülmemiş düzeyde bir ekonomik, sosyal ve kültürel gelişme yaşadı. Bu gelişme, 1971`de kurulan TÜSİAD`ın temsil ettiği sanayiciler, bankacılar ve ticaret çevrelerinden oluşan ekonomik elitin daha da büyümesini sağladı. TÜSİAD gitgide daha cesur siyasi faaliyetlere girişmeye başladı ve Türkiye`nin batı ekonomisine entegre olmasını, katıksız bir piyasa ekonomisinin yaratılmasını ve siyasal katılımın genişlemesine yarayacak siyasal ve toplumsal adımlar atılmasını sağladı.”

Başarılan "ekonomik mucize" ve Anavatan Partisi`nin modernizmi ılımlı bir İslam anlayışını da içine alan geleneğe saygı, özgürlük ekonomik kalkınma temelinde yeniden tanımlaması, bu çözümün herkese faydalı olacağını düşünen ordu tarafından da kabul gördü. Özal`ın başarılı modernizmi, aynı zamanda, Erbakan`ın Refah Partisi`ni de marjinalleştirdi ve bu sayede Erbakan diğer partilerin elitizminden faydalanarak gerçekten halkçı bir ekonomik tutumu benimsemek zorunda kaldı. Bu arada Özal’ın kendi görüşlerini formüle edememesi, statü ve geleneklere açıkça meydan okuması, devlet başkanı olduktan sonra görgü kurallarına uyma konusunda birkaç hata yapması ve son olarak 1993`teki ölümü Anavatan Partisi`nin yolunu şaşırmasına ve tıpkı Türkiye gibi başsız kalmasına yol açmıştı” iddiaları, Özal dönemini ve etkilerini yakından bilen ve yapılan tamirat görüntülü tahribatların bu ülkeye ve millete nelere mal olduğunu gören insanlar nazarında gülünç saptamalar ve iğrenç saptırmalardı. Oysa işin aslı, Turgut Özal’a da, Recep T. Erdoğan’a da iktidar fırsatını ve din istismarı ruhsatını veren Siyonist Yahudi Lobileri güdümlü ABD’nin derin güçleri ve Türkiye’de ki yerli-masonik iş birlikçileri, sadece Erbakan’ın önünü tıkamayı amaçlamıştı ve ılımlı İslam safsatası gibi tavizlere Erbakan yüzünden mecbur kalmışlardı.

“Merkezdeki RP liderleri, Türkiye`nin en büyük belediyelerini ele geçiren ve taşrada da halkın büyük desteğini kazanan Refah Partili belediye başkanlarını örnek aldı. Belediye başkanları etkili, dürüst ve demokratik yönetim sayesinde cemaat liderlerinin ve taşra kökenli esnafın olduğu kadar birçok laik zihniyetli yurttaşın da desteğini sağladı. Bunun sonucunda Refah Partisi halka ekonomik kalkınma, vergi desteği, uygun koşullarda kredi, İslami kimlik ve kültüre saygı ve demokrasi vaat ederek parti programını buna göre hazırladı. Böylece 1991`de yüzde 16.7 olan oyunu, 1995`te yüzde 22`ye çıkardı ve Türkiye`nin en büyük partisi olmayı başardı. Doğru Yol Partisi`yle bir koalisyon kurdu, ama 1997`nin ortalarında istifa etmeye mecbur bırakıldı. 1998`de laik Cumhuriyet ilkelerini ihlal ettiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldıktan sonra, Fazilet Partisi ismiyle yeniden açıldı. Asker; gerek Milli Güvenlik Kurulu aracılığıyla Erbakan`ı istifaya zorlamada gerekse de Anavatan Partisi lideri Mesut Yılmaz`ın Başbakanlığında kurulan yeni hükümet aracılığıyla laik politikaların yürürlüğe konmasını sağlamada kilit bir rol oynadı.”

İddiaları ise, kargaları bile güldürecek bir sapla-saman harmanlamasıydı ve Recep T. Erdoğan’ı kahramanlaştırma kurgularıydı.

1. Önce,  başta İstanbul ve Ankara olmak üzere diğer bütün Milli Görüş belediyelerindeki başarı ve bereket ne Recep Beyin ne de Melih Gökçek’in özel marifetleri değil, Milli Görüş terbiyesi almış kadroların ve bizzat Erbakan tarafından hazırlanan hizmet programlarının olumlu sonuçlarıydı.

2. Refah Partisini, Türkiye’nin en büyük partisi olup iktidara taşıyan plan ve projeler, belediyelerden öğrenilip olgunlaştırılmamış, tam aksine, Milli Nizam’dan beri bütün parti programlarında yer almıştır.

3. Erbakan’ın efsane hizmetleri hala unutulmayan Refah-Yol iktidarının her hangi bir başarısızlık veya tutarsızlık yüzünden değil, malum dış güçler ve iş birlikçi çevrelerce tezgâhlanan 28 Şubat tertibiyle yıktırıldığını anlatma haysiyet ve cesaretinden mahrum yazar bozuntularının, yukarıdaki safsataları ve saptırmaları hangi niyetle yaptığı da böylece ortaya çıkmaktadır.

4. Ve hele entel ve elit geçinen bu pespaye tiplerin, Erbakan Hocayı, partilerini ve hükümetlerini, biran evvel yıkmak için çırpınan Şeytani odakların, Turgut Özalları ve Recep T. Erdoğanları neden iktidara taşıdıklarını ve sahip çıktıklarını bir türlü izaha yanaşmamaları da, bunların anlayış kıtlığından ziyade, çifte standardını ve sahtekârlığını ortaya koymaktadır.

"Şimdi sıra ustalık döneminde"

Erbakan Hoca’nın:

"Biz 1996 yılında Başbakan olduğumuz zaman bir yıl içinde denk bütçeden havuz sistemine, memur-işçi zamlarına kadar büyük işler yaptık. Bu Milli Görüş`ün sadece kokusudur. Şimdi kendisi geliyor. Bolluk geliyor, bereket geliyor. Biz Milli Görüşüz. Millete hizmet ettik ve hala milletin duasını alıyoruz. Tıpkı Mimar Sinan gibi. Şehzade Camii çıraklık, Süleymaniye kalfalık ve Selimiye Mimar Sinan`ın ustalık eseridir. Bizler de çıraklık dönemimizi Ecevit ve MC hükümetleri döneminde geçirdik. Kalfalığı Refah iktidarında geçirdik. Şimdi sıra ustalık dönemine geliyor." tespitleri haklıydı ve tarihi bir gerçeğin haykırışıydı.

"Tayyip`ten daha çok tebrik aldım"

Erbakan Hoca’nın, Başbakan Erdoğan`ın gerek iç kamuoyunun gerekse İslam Âleminin takdirle karşıladığı "One minute" çıkışını Milli Görüş`e bağlayarak, "Bu çıkış aslında Milli Görüş`ün eseridir. Davos`taki o toplantı öncesinde İstanbul`da yüz binleri toplayarak, hükümeti göreve çağıran Saadet Partisi`dir, Milli Görüş`tür. Bizim bugünkü muhalefetimiz olmasa `Bir dakika` diyemeyecekler. Nitekim, `One minute` çıkışının ardından Tayyip`ten çok ben tebrik aldım. Dünyanın çeşitli yerlerinden tebrik telefonları geldi, sizin talebeniz diye. Eğer o miting olmasaydı, `One minute` olmazdı." "Biz 40 senelik partiyiz. Kurulduk, üç sene sonra iktidar olduk. Siyonizm bizi çeşitli hilelerle uzaklaştırdı. Yeniden geldik, bu sefer 28 Şubat`ı yaptı. Tekrar şahlanacağız. Yeniden iktidara gelmek zorundayız. Keramet bizde değil, keramet bizim prensiplerimizde, bizim inancımızda, yani keramet Milli Görüş`tedir. Milli Görüşsüz olmaz" sözleri gerçekleri anlatmaktaydı.

Prof. Dr. Erbakan, bütün dünyanın ırkçı emperyalizmin tehdidi altında inlediğini, Siyonizm`in emellerine ulaşmak için Türkiye`de bağımsız bir devlet istemediğini aktarmıştı. Siyonizm`in Tevrat`ın tahrif edilerek "Kabala" adlı sihir kitabına inanılmaya başlanmasıyla ortaya çıktığını hatırlatmıştı.

Irkçı emperyalizm 1990 yılında 20. Haçlı seferini başlattığını ve Türkiye dahil 22 İslam ülkesini parçalama kararı aldığını belirten Erbakan, Siyonizmin Türkiye`yi tamamen kontrolü altına almak ve Saadet Partisi`ni başarısız kılmak için beş maddelik plan yaptığını şöyle açıklamıştı: “Siyonizm büyük İsrail`i kurmak için bize karşı, Saadet Partisi`ne karşı, Milli Görüş`e karşı beş tane hazırlık yapmıştır. Bütün basını kontrol altına almıştır. Bir yazar aleyhte yazı yazdığında işine son verilip kapı önüne bırakılmaktadır. İkincisi: bütün bankaları satın alan Yahudiler, buralardan kredi almış binlerce on binlerce insana “eğer AKP`ye oy ve destek vermezsen seni iflas ettiririm” tehdidi yapılmaktadır.  Üçüncü: bütün kamu kuruluşlarını satın alıp, Türkiye`yi kuşatmışlardır. Basın, bankalar, büyük milli kuruluşlardan sonra “taviz politikası” gütmeye başlamışlardır. Eskiden AKP’ye “İslam’dan, başörtüsünden bahsetmeyin, yoksa sizi düşürürüz ha" diyorlardı. Şimdi Saadet Partisi güçlenince, millet aslına dönünce, bu sefer AKP`yi Müslümanlara hizmet eden bir parti gösterme gayretine kapılmışlardır.

Kıskandığım için değil, bunlara karşı şefkat beslediğim için söylüyorum. Bu AKP’liler ne yaptıklarını bilmiyorlar. `Efendim biz Müslüman kimseleriz, hiç Siyonizme hizmet eder miyiz?` diyorlar. Oysa aldanıyorlar. Çünkü Siyonizm öyle ustadır ki, `Ben mi, ben hiç Siyonizme hizmet eder miyim?` marşını söylettirerek, seni Siyonizm ordusunda asker gibi talim ettirir, yaptığın iş Yahudiye hizmettir, bunu bile fark etmiyorlar.

Peki, bizim zorumuz ne? Şimdi bendeniz `Aferin, güzel yapıyorsunuz` dersem, bunlar her bakımdan etrafımda pervane olup koşarlar. Benim işim kolaylaşır. Ama bunu diyemiyorum. Neden? Vatan sevgisinden dolayı ve kendilerine olan şefkatimden dolayı. Bunları uyarmak ve Türkiye`yi kurtarmak Milli Görüş`ün vazifesidir. Milli Görüş dışında hiçbir görüşle saadet elde edilemez.”

"Haim Naim doktrini ne diyor? Bunları işsiz, fakir, çaresiz duruma düşüreceksin, borca esir edeceksin. Dinini değiştireceksin. Din değiştirmek iki türlü olur. Bir: İslam`ı yasaklarsın, iki: bir de İslam`ı değiştirip bozarsın. Bugün Türkiye`de ikinci metot tatbik ediliyor. Dinler bahçesi diye, aynı yerde kilise, havra, cami yapılıyor. Bu İslam itikadına uymaz. Allah nazarında tek din İslam`dır. Hıristiyanlık ve Yahudilik hurafedir. Bunların Cenab-ı Hak`la irtibatları kesilmiştir. Bunlar gerçek değildir. Şimdi bu dinler bahçesi içerisine kilise, havra, cami yapmış. Caminin üzerine `La İlahe İllallah` demiş, `Muhammedun Resulallah` dememiş. Neden? Yahudiler ve Hıristiyanlar da cennete gidecekmiş Böyle Müslümanlık olmaz."

İnançlı insanlarımızın söyledikleri bir cümleyi unutmuyorum. `Siz `AKP yanlıştır` diyorsunuz, iyi de Halk Partisi`nin gelmemesi için bir natif koydunuz da oy vermedik mi?` sözü çok önemli ve anlamlıdır. Türkiye`yi İsrail`in kontrolünden kurtarmak, İslam birliği kurmak, yeni bir dünya kurmak lazımdır. Bu vazife Milli Görüş`e düşüyor. Bundan dolayı Milli Görüşün mutlaka natif olması gerekiyor. Önümüzdeki seçimlere üç tane parti giriyor. Geriye kalanlara kulak asma. Birisi Halk Partisi. Halk Partisi yıllarca din düşmanlığı yaptığı için iktidara gelememiş, yüzde 20`den fazla oy alamamıştır. Bizzat Baykal anlatmıştır, demiştir ki:  “Karadeniz`de abdest alan 80 yaşındaki bir adam, suyu getiren çocuğa `Oğlum sen hangi partilisin` diye sorduğunda: `Ben Halk Partiliyim` cevabını alınca: `Benim abdestim olmadı, yeniden almalıyım` diyor. Böyle bir partiyi iktidara getirmek kolay mı zannediyorsunuz?` Halk Partisi milletten kopuktur. Şimdi bunlar milletle barışmaya çalışıyor ama 80 senelik mazisinden kurtulamıyor.

Ne kaldı geriye? Yüzde 80 sağ oylar kaldı. Şu andaki mevcut yapıya göre büyük kısmının AKP`de toplanacağı planlanıyor. Bizim bu yapıyı değiştirmemiz gerekiyor. Saadet Partisi, insanlık kurtuluşunu gerçekleştirmek için gereken neyse onu yapmaya çalışıyor. Haklı olmak yetmiyor, haklı olduğunuzu anlatabilmemiz ve halkımıza Hakkın adresini göstermemiz gerekiyor.”

Erbakan Hoca’nın bu tespit ve tasniflerinden de anlaşılıyor ki, bir ülkede üç parti karardır; iki parti az, dört ve fazlası zarardır. Bakınız ABD ve İngiltere gibi sözde gelişmiş demokrasilerde iki parti vardır ve her ikisi de Siyonist-Masonik odakların kontrolü altındadır; bu elbette yanlıştır ve haksızlıktır. Almanya’da 3. parti olan “Yeşiller” sadece yeşillik ve görünüşte çeşitlilik makamındadır.

Evet, Türkiye’de hem siyasi istikrarın sağlanıp korunması hem de halkın her kesiminin iradesinin Meclise ve yönetime yansıması için üç temel parti lazımdır.

1- Solcu sosyalist eğilimli bir parti; CHP gibi

2- Sağcı ve liberalist bir parti; AKP gibi

3- Milli Görüş Partisi; SP gibi

Bunlardan solcu ve sağcı partiler aynı Batılı ve Batıl görüşün iki farklı GÖRÜNÜŞÜ olmaktadır. Milli Görüş ise milletin tarihinin, töresinin, milli ve manevi değerlerinin, asri ve insani gereksinimlerinin tabii temsilcisi ve tercümanıdır.

Şimdi temel zihniyetleri aynı olan, hiçbir milli perspektifi; gerçekçi ve yeterli projesi bulunmayan 61 tane tabela partisinin, 7 tane seçime katılan partinin horoz dövüşü yaptığı ülkemizde, her seçimde oyların yaklaşık üçte biri, hem seçim barajı hem de oyların dağıtılması nedeniyle meclise yansımayıp boşa çıkmaktadır.

Doğal ve sosyal yasalara ve evrensel hukuk kurallarına aykırı partiler:

1- Bir ülkede “Müslüman, Hıristiyan” gibi DİN partileri

2- TÜRKÇÜ PARTİ, KÜRTÇÜ parti, gibi etnik köken partileri

3- Alevi Sünni gibi MEZHEP partileri

4- Güneydoğu, Ege, Karadeniz gibi BÖLGE partileri

5- Memur, işçi, çiftçi, esnaf gibi sadece Sendikal faaliyet yapabilecek SINIF partileri

a) Fiilen, bölücülük, ayrımcılık ve kayrımcılık yapacakları

b) Toplumu kaos ve kavga ortamına sokacakları

c) Halkın tamamını temsil yetkisi taşımayacakları

d) Milli birlik ve dirliği parçalayacakları için,

Hem aklen ve vicdanen, hem siyasi amaç ve ahlaken, hem de hukuken zaten yasak konumundadır ve kaldırılmalıdır.

Önerdiğimiz üç temel parti eksenli bir siyasi yarış Milli iradenin tam tecellisini sağlayacaktır. Aksi halde bugünkü sistemde olduğu gibi:

a) Aynı Masonik İttihat ve Terakki zihniyet ve geleneğinden kaynaklanan

b) Hukuki, siyasi, ekonomi ve sosyal yönden aynı esas ve amaçlara sahip olan

c) Aynı ırkçı-ulusalcı fikir ve ideolojiyi savunan

d) Halkımızın dini, milli ve manevi değerlerini de; bağlandıkları batılı kafa yapısı ve hayat tarzının bir aksesuarı ve sadece ihtiyaç durumunda ve seçim ortamında kullanacakları yerli bir yedek parçası gibi algılayan aynı ikiz partiden, birisinin aşırı solcu, diğerinin aşırı sağcı geçinmesi, hatta birbirinin natifi zannedilmesi,  toplumun demokratik iradesini ve hür tercihini yanıltmak ve oyları parçalamaktan ve tabi halkı boş yere boğuşturup oyalamaktan başka hiçbir yararlı ve tutarlı sonuç doğurmayacaktır.

Erbakan’ın tespit ve tenkitleri bütün bu oyunları bozduğu ve herkesin gerçek mahiyetini ortaya koyduğu için, elbette birilerini gocunduracaktır.

 

Nail KIZILKAN -




0 Yorum - Yorum Yaz

ALTIN SÖZLER    04.03.2011

ALTIN SÖZLER 

 

Aziz Hocamızdan dinleyip öğrendiğimiz ilmî ve imanî gerçeklerin bir kısmını, anladığımız ve hatırladığımız şekliyle, başkalarının da istifadesine sunmayı düşündük. Her birisi, ayrı ayrı levhalar halinde yazılıp asılması gereken bu "vecize"lerin ve birçok meselenin çözümünde anahtar vazifesi görecek bu "Altın Sözler" in, sadece kendi hafızamızda ve hatıra defterimizde hapsedilmesine gönlümüz razı olmadı.
Sözlerime ve yazılarıma güzellik katan ve özellik kazandıran bu sözleri anlamak, onların sahibini de daha iyi tanımaya yardımcı olacağı ümidiyle arz ediyorum
: 

* "Akıl, bir işin sonunu düşünmektir”. Yani kârını, zararını çok iyi hesap ederek bir işe girişmektir. Çünkü son pişmanlık para etmeyecektir. Ve “ah keşke” sözleri, akılsızlığın neticesidir. 

* "Akıl; "şunlar, şunlar doğru ise, şunlar da doğrudur" şeklinde bir mukayese ve muhakeme (karşılaştırma ve karar verme) kabiliyetidir. İslamsız akıl, tek başına ilk ve mutlak doğruları bilemez, hayır ve şerri tayin edemez. İslamsız bütün nimetler ve saadetler eksiktir ve yetersizdir. Bu nedenle "Bugün dininizi ikmal ettim ve nimetlerimi tamamladım" ayeti en son indirilmiştir. 

*  "Akıl, bir temyiz (iyiyi kötüden seçip ayırma) yeteneğidir. " 

*  " Akıl; imanın ve İslam’ın emrinde en büyük nimet, nefsin ve şeytanın elinde ise, sebebi felâkettir." 

*  "Düşmanlar ve canavarlarla dolu ıssız ve karanlık bir orman kurtulmak için, nasıl ki;
1- Teh bölgelerini ve güvenlik yollarını gösteren bir haritaya,
2- Doğru yön tayinine yarayan bir pusulaya,
3- Ve de çevremizi aydınlatacak bir ışığa ihtiyaç vardır.
İşte, haksızlık ve şeytanlıklarla kaplı bir dünyada, selamet yolunu bulmak için de, Kur’an bir harita, akıl bir pusula, iman ise önümüzü aydınlatan bir fener hükmün-dedir. Bunlar biri birinin tamamlayıcısıdır. Biri olmadan diğeri işe yaramaz ve kurtuluşa ulaştıramaz."

*  " İslam’ın dışında, hiçbir Hak ve hakikat kaynağı yoktur. Fen ve hikmet, sanat ve sanayi dahi, İslam’ın içindedir ve onun bir şubesidir. İlhamını Kur’andan almayan hiçbir ilim ve teknik asla hayr-ı mahz olamaz, şerden ve zarardan arınmış sayılamaz. Mutlaka yeterli ve yararlı olduğu savunulamaz.
Felsefelerin ve filozofların birbirini inkârı, ideolojilerin devamlı çatışması, beşeri kanun ve nazariyelerin eskimesi ve değişmesi, hatta yapılan ilaçların bile, bir müddet sonra yan tesirlerinin anlaşılması, hep bu yüzdendir."

*  70 öncesi yıllarda Hocamın Erzurum’daki "İlim ve İslam" konulu konferansını dinleyen bir müftü efendi, daha sonra özel sohbeti sırasında Hocamıza dönerek:
- Sizi canu gönülden tebrik ederim. Çok güzel ve önemli konulara temas ettiniz. Bendeniz de yıllardır vaazlarımda : "Dini ve ahlâki ilimleri bilmek yetmeyeceğini , Avrupa’nın fennini ve tekniğini de öğrenmek gerektiğini, hep söylerim" deyince, Hocamız ona:
- Aman Müftü Efendi Herhalde sürçü lisan ederek, yanlış bir ifade kullandınız. Çünkü "İslami ilimler yetmez, Avrupa’nın fen ve tekniğini de almamız lazımdır" sözü, bilerek söylense, tecdidi iman gerektiren bir küfür lafzıdır. Zira bu söz Kur’andaki en son indirilen "Artık dininizi kemale erdirdim. Hiçbir eksik bırakmadım (maddi ve manevi) nimetlerimi tamamladım " mealindeki ayete ters düşmektedir. Sizin düşüncenize göre "İslam’da fen, teknik ve müspet ilimler yok-tur. Bunları Avrupa’dan almaya ve öğrenmeye ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla bu yönüyle İslam eksiktir " manası anlaşılır ki bu, farkında olmadan "Bugün dininizi ikmal ettim, maddi ve manevi hiçbir eksiklik ve kusur bırakmadım" buyuran Cenab-ı Hakkı yalanlamak manasına gelir ve elbette yanlıştır.
Doğrusu ise, maddi ve müspet ilimlerin de kaynağı Kur’an ve bugün Batılıların elindeki bütün ilimlerin temel esaslarını ortaya koyan İslam alimleri olmuştur" diyerek düzeltir.
Elbette "Hikmet (fen ve sanat) Müslümanın yitik malı gibidir. Nerede bulsa alır ve kullanır" Ancak İslam’ın müspet ilimlerle ilgisi ve bilgisi yok diye düşünmek tamamen yanlıştır ve yanıltıcıdır.

*  " İslam beş temel üzerine bina edilmiş bir hakikat sarayıdır ve hayat programıdır. Yoksa, sadece bu beş şeyden ibaret zannedilmesi hatadır.
Zira, sadece bir kısmına inanmak ve yaşamak İslam değildir. "

*  " Dünyadan Ay’a gönderilen bir füze nasıl ki hedef açısından bir milimlik bir sapma bile gösterirse, bu açı giderek büyüyecek ve neticede o füze Ay’a değil başka bir gezegene çarpıp parçalanacaktır.
Aynen bunun gibi, imani ve itikadi konularda başlayacak çok az bir şüphe ve sapma bile, insanı giderek İslam’dan uzaklaştıracak ve bu sapıklık, sonunda sahibini cennete değil, cehenneme taşıyacaktır."

*  " İslam’ı, "ırkçılık" gibi batıl ve bozuk şeylerle karıştırmak esasına dayanan sentezcilik düşüncesi de, itikadi bir sapıklıktır."

*  " Mezheplerin birleştirilmesi fikri de, ırkçılık gibi, bir siyonist şeytan şırıngasıdır ve insanlarımızı ibadet disiplininden ve takva dairesinden koparmayı amaçlamaktadır"

*  " Yanlışın en tehlisi, doğruya en yakın olan yanlıştır. Çünkü, doğruyla karıştırılması ve insanların daha kolay aldatılması ihtimali taşımaktadır."

*  Bu konuda görülen diğer bir gaflet ve cehalet örneği de, sadece Kur’anla hüküm ve amel etmeyi yeterli zannedip, sünnete (hadislere ve diğer şer’i delillere) itibar etmemektir.
Halbuki Allah’ın belirlediği Kur’anî hükümleri, Resulü Ekrem (SAV) bizzat yaparak ve yaşayarak bizlere göstermişlerdir. Efendimiz (SAV) öğretmeseydi ve örnek teşkil etmeseydi, nasıl abdest alınacağını ve ne şekilde namaz kılınacağını dahi bilemezdik.

*  Bütün Batı hukuku, toplam on bin meseleden ibarettir. Ama sadece İmamı Azam Hz.’lerinin çözümlediği ve hüküm verdiği mesele yüz binin üzerindedir.

*  "İslâm bize ve zamana uymaya mecbur değildir. Ama herkes ve her zaman, İslâm’a uymak mecburiyetindedir."

*  "Şu dünyaya gönderiliş gayemiz olan kulluk imtihanını başarabilmek için, üç tane temel ve birbirini tamamlayan esas vardır:
1-Her şeyden önce İslâmı öğrenmek, İslâmın her konudaki emrini bilmek,
2-Öğrendiğimiz İslâmi esaslara göre yaşamak, Kuranın hükmünü hayatımıza tatbik etmek,
3-Her yerde, her halde ve her meselede, mutlaka İslâm’a göre, yani İslâmca düşünmek."
Yani, itikat ve ilmihal konularını öğrendiği ve bildiği bir kısım ibadetleri yerine getirdiği halde, ticaret, siyaset ve devlet hayatında müşrikler gibi düşünen, olayları batılı ve cahili ölçülerle değerlendiren bir kimse, hakikat nazarında Mümin sayılamaz.
Örneğin, beş vakit namazı imamın arkasında ve tadili erkanıyla kılan bir insan, içinden “Camiden çıktıktan sonra, sattığım tarlanın parasını acaba hangi bankaya yatırsam?” diye geçiriyor ve rahatlıkla faiz yiyorsa, bu kişi islamca düşünmüyor demektir.
Müslümanca düşünmenin üç temel esası vardır:
1- Dünya hayatı, çok önemli bir imtihandır. Ahiret ise, dünya hayatının hesabı ve imtihandaki artı ve eksi puanların karşılığıdır. Nefeslerimiz sayılıdır, bunlar Allah yolunda harcanmalıdır. Çünkü ölüm bize, çok yakındır.
2- İslâm Dini, Allah yapısıdır. Bunun için mükemmeldir ve tastamamdır. Haşa, zerre kadar noksanı, fazlası ve hatası bulunmamaktadır.
3- İslâm Dini, bir bütündür. Ona bir şey katılamaz ve ondan bir şey çıkarılamaz. Baştan sona Hak’tır, hayırdır ve hepsi, herkes için ve her yerde lazımdır. Çünkü İslâm, dünya ve ahiret saadetinin tek ilacıdır.

*  "Ameller, niyetlerle tartılır." Yani yapılan işler ve ibadetler niyetlere göre değerlendirilir. Neyi elde etmek istediğimiz ve neleri gaye edindiğimiz önemlidir.

*  "Cenab-ı Hakkın, bizlerin sadece tavır ve davranışlarımızı değil, bu hareketleri hangi maksat ve niyetlerle yaptığımızı da devamlı kontrol ve murakabe ettiğini, Hocamız, Kanada da geliştirilen yeni bir “sürücü ehliyeti alma” sistemiyle şöyle izah etmişti:
"Kanada da, şoför ehliyeti almak isteyenleri imtihan etmek için, özel bir sistem ve salon hazırlanmıştır. Dışarıda, şoför olarak kendini yetiştiren ve kazanacağına güve-nen kişi, gelip kimliğini özel bölmeye yerleştiriyor ve giriş kapısı açılıyor. İçeride tekerleri hariç bütün aksamı çalışır vaziyette bir araba bulunmaktadır. Sürücü adayı, arabanın kapısını açıp direksiyona geçtiği ve kontağı açtığı a, tam karşı duvardaki ekran özel olarak hazırlanmış bir film oynamaya başlıyor. Sürücü, kendisini gerçek bir yol üzerinde seyrettiğini zannediyor. İniş geliyor, yokuş çıkıyor, çeşitli trafik işâret ve levhalarıyla karşılaşıyor şoför adayı, bütün bu durumlar karşısında en doğru olanı yapmak ve kurallara uymak zorundadır. Çünkü, arabanın viteslerinden frenlerine, gaz pedalından direksiyonuna kadar her şeyi bir otomatik beyne bağlanmıştır ve özel filmdeki şartlara göre ayarlanmıştır.
Eğer doğru hareket edilmişse, dışarı çıkarken ehliyet kutuda hazır bekliyor. Yok, yanlış hareket edilmişse, otomatik beyin boş basıyor ve "çalış, öğren tekrar gel" diye ikaz ediyor.
Trafik komiserinin huzurunda yapılacak bir ehliyet imtihanında, adam kayırma, rüşvet alma ve hataları imtihan komisyonunun gözünden kaçırma gibi durumlar olabilir. Ama otomatik beyni aldatmak ve atlatmak mümkün olmamaktadır.
İşte her hâl ve hareketimizdeki niyetimiz, ciddiyetimiz ve gayretimiz, devamlı olarak bu otomatik beyinden bin kere hassas İlâhi bir murakabeye (kontrol ve değerlendirmeye) tabi tutulmaktadır.
Kader ve Külli İrade:
Şimdi, kendimizi, bu ehliyet imtihanı için hazırlanmış özel arabanın ve ekranın başına geçtiğimizi, bütün bu araçlarında bir TIR kamyonuna veya tren vagonuna yerleştirildiğini ve Ağrı’ya doğru gittiğini düşünelim.
Biz ise, diyelim ki, Aydın’a varmak istiyoruz. Ve bu amaçla direksiyon başında çabalayıp duruyoruz.
Halbuki, bizim bütün gayretimiz ve dikkatimiz, sadece “ehliyet alabilmek için puan kazanmamıza” yarayacak, yoksa ne trenin hızını, ne hedefini ve ne de hareketlerini asla değiştirmeyecektir.
İşte o tren külli iradeyi, bizim ekrandaki filme göre ve trafik kuralları çerçevesindeki gayretimiz ve gayemiz ise, cüzi iradeyi temsil etmektedir.

*  "Bir insan kendi kusur ve kabahatlerini düşündüğünde, utancından başkasının yüzüne bakmaya mecali kalmayacaktır."

*  "Herhangi bir durumun oluşmasında ve gelişmesinde Müslümanların üç ayrı safhada, takınacağı, üç ayrı tavır vardır:
1- Önce emredilen ve yapılması gereken bir konuda, takatımızın sonuna kadar ceht, gayret ve her türlü esbaba tevessül,
2- Olayın meydana gelişi sırasında, korku ve telâşa kapılmadan Allaha teslimiyet ve tevekkül,
3- Sonunda ise, takdire rıza ve ortaya çıkan neticenin hakkımızdaki en hayırlı durum olduğunu kabül..." etmek gereklidir.

*  "Biz bütün sebeplere tevessül etsek ve her türlü gayreti göstersek bile, Allah istediğimiz neticeyi vermeye mecbur değildir."
Ancak sebeplere tevessül edilerek ve sünnetullaha uygun hareket edilerek yapılacak işlerin, genellikle başarıya ulaştırılması da adetullahın gereğidir.

*  Kader konusunda, Allahın külli iradesi içinde, kulların cüzi iradelerinin yerini ve mesuliyetini belirten, yukarıdaki doyurucu ve çarpıcı misalini Hocam, bir de şöyle anlatmıştı:
"Emir ve yasakları içeren, teh bölgelerini gösteren trafik levhalarıyla donatılmış, inişli, yokuşlu, virajlı bir anayol düşününüz. Siz, "araba kullanabilir" belgesi olan ehliyetinizi almış olarak, kendinize verilen bir vasıta ile bu yol üzerinde hareket ediyorsunuz...Trafik kurallarına ve işaret levhalarına aykırı hareketlerden dolayı bir kaza yaparsanız, elbette bunun sorumlusu ve suçlusu siz olacaksınız ve cezalandırılacaksınız. Ancak, üzerinde seyrettiğiniz yolun, çok büyük ve güçlü, ama görülmeyen muazzam bir lokomotifin üzerinde olduğunu farzediniz.
O takdirde siz, kendi arzu ettiğiniz yere değil, yolu taşıyan o güçlü lokomotif nereye götürürse, oraya gitmek zorundasınız ve bu neticeden sorumlu da olmayacaksınız...
İşte ehliyet alıp, (yani Kelime-i Şehadet getirerek iman edip) yol üzerinde araba kullanmak irade-i cüz iyeye, o görülmeyen ve her şeyi üzerinde götüren güçlü lokomotifte irade-i külliyeye örnektir."

*  "Kelime-i şehadet getirip iman etmekle her işimiz bitmiyor, tam aksine, kulluk imtihanımız yeni başlıyor." Yani kelime-i şehadet, bir nevi, Kuran programıyla yapılan kulluk imtihanına, giriş belgesidir.

*  "İslâmi tebligatta muhatabımız istisnasız bütün insanlardır. Öyle ise görüşü ve görüntüsü ne olursa olsun, davamız herkese anlatılmalı, davet her kesime yapılmalıdır. Tebliğ ve davet bizden, hidayet Allah’tandır."

*  "Cennete girmek için, mutlaka Müslüman olmak gereklidir. Ancak bu dünyada, Adil bir düzen’in himayesinde, huzur ve emniyet içinde yaşamak için, sadece "insan" olmak yeterlidir."

* "Kabir suali bir nevi kimlik tespitidir. İnsanın gerçek kimliği ve kişiliği ise, tarafgirliği ile belirlenir. Bir insan Hakkın mı, yoksa Batılın mı safındadır? Sorusunun cevabı oldukça önemlidir. "

*  "Cenab-ı Hakkın en sevdiği insan, sorumluluğunu bilen ve kendi görevini en iyi şekilde yerine getiren insandır." Görevini ciddiyet ve titizlikle yapmak “İhsan” makamıdır.

*  "Biz, başkalarının değil, kendi muhasebemizi yapmak ve hesabımızı sağlam tutmakla mükellefiz."

*  "Namaz dinin direği, cihat ise zirvesidir."
Cihat, huzur ve hürriyet içinde yaşanacak, temel insan haklarına saygı duyulacak bir ortamı hazırlama gayretidir. Ülke içerisinde yapılan ilmi-ahlaki ve siyasi hizmetlerdir. Askeri ve silahlı cihad ise, ancak dışarıdan saldıracak düşmanlar için geçerlidir.

*  "Cihad izzet ve aydınlık, gevşeklik ise zillet ve karanlıktır."

*  "Cihadın önemini şuradan anlayınız ki, meselâ namaz kılarken ateşe düşmekte olan bir çocuğu korumak, kendisine yaklaşan yılan ve canavardan sakınmak veya malını çalınmak ve telef olmaktan kurtarmak için, sonra iade etmek üzere namaz terk ve tehir edilir. Yani can ve mal ile namaz arasında bir tercih yapmak gerekirse, mal ile can, namaza tercih edilir.
Ancak mal ile canı feda etmek gerekse de, mutlaka cihada devam edilecek, hiçbir bahane ile cephe terk edilmeyecektir."
Her iki halde de, sadece İslam’ın emrine uymuş oluyoruz demektir.

*  "Şeytan, Allahın mevcudiyetini ve kudretini bildiği gibi, siyonist Yahudi de İslam’ın canının cihat olduğunu bildiği için, bütün gücüyle Müslümanların cihat ruhunu söndürmeye çalışmaktadır."

*  "İslâm, ancak kendi orijinal kavramlarıyla anlaşılır ve anlatılır. Cihat; Hakkı hakim kılmak, temel insan hak ve hürriyetlerini sağlamak ve korumak ve her türlü zulüm ve sömürü düzenlerini ortadan kaldırmak için yapılacak hizmet ve faaliyetlerin tamamıdır. Batılıların kullandığı manada "harp" ve "savaş" gibi kelimeler cihadı ifade edemez.
Nasıl ki "Allah" lafza-i Celâlin hiçbir dilde karşılığı yoktur,"Tanrı-İlah" yerine kullanılan kelimelerin de, cemi (çoğulu) vardır. Çünkü Batılılar hâla teslis (üçleme=Baba-Oğul-Meryem Ana) seviyesinden tevhid akidesine ulaşamamışlardır.
Ve yine nasıl ki "Bereket" kavramı; artma, çoğalma gibi kelimelerle ifade etmek mümkün değildir.
Bunun gibi "Allah" CC. "Fisebilillah" (Allah yolunda, Allah için) gibi "cihat" kelimesi de, İslâmi bir kavramdır ve cihadı başka kelimelerle izah etmek yanlış-tır."

*  "İslâmi cihat ise, yine İslâm’a göre olmak ve bir teşkilat düzeniyle yapılmak zorundadır. Bu da bir karargâha bağlılık ve itaati gerekli kılmaktadır.
"Ordu demek, yapılacak işlerin belirlendiği, her işe göre münasip görevlilerin tayin edildiği ve eğitildiği, emir-komuta disiplini ve sorumluluk düşüncesi içerisinde, herkesin görevini en iyi şekilde yerine getirdiği cemaat ve teşkilât demektir."

*  "Acaba bu manevi ve siyasi cihat hareketi hangisidir? Elbette ki Milli Görüş cemaatidir..
Bu konuda bize itimat etmiyorsanız, Kartırdan, Moşe Dayan (Bush’tan ve Şaron’dan) sorunuz. Onlar bu hizmet ve hareketin hangisi olduğunu size söyleyeceklerdir."

*  "Allahın rızası, ordu içindeki zahiri rütbe ve rağbete göre değil, üstlendiği görevi üstün bir gayret ve samimiyetle, canla-başla yapmaya bağlıdır."
Burada ki " Ordu" dan maksat, silahlı ve askeri birlik değil, disiplinli teşkilat demektir.

*  "Batıl tarafına ve düşmanlarımıza, bizden daha çok imkân ve fırsat verilmesi ve çok çeşitli cephelerden bize hücuma geçilmesi Müslümanlar için bir rahmet ve fazilet sebebidir."

*  "Cüneydi Bağdadi Hazretleri ibadet ve hizmet yolunda, çeşitli zahmet ve zorluklarla karşılaştığında seviniyor ve Allah’a şükrediyordu."
- "Rabbım’ın, işlerimi zorlaştırmasını, daha çok gayret ve metanet göstererek, mükâfâtımın kat kat artmasını murad ettiğine işaret sayıyor ve teselli bulu-yorum" diyordu.

*  "Asıl marifet, yük altında ve hizmet esnasında sadık ve sağlam kalabilmektir. Yoksa, çay sohbetlerinde ve edebiyat kürsülerinde kahramanlık satmak kolaydır."

*  "İslâmi cihatta aslolan şekil değil, mana ve maksattır. Zira Bedir Harbi de, müşriklerin usül ve metodlarıyla yapılmıştır."
"Şimdi "oy ve seçim" meselesi de inananlar için, haklı davasını en uzak köylere ve en ücra köşelere kadar ulaştırmak, devlet imkânlarını Hakkın ve halkın hizmetinde kullanmak için bir vasıta ve fırsattır ve değerlendirilmesi gereken bir ruhsattır."

*  "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek için mahlukatı yarattım" mealindeki Hadis-i Kutsi’de dahi, cihadın temeli olan tebliğ ve tanıtma esasına işaret edilmektedir."

*  "İslâmı ise, bütünüyle (tüm kurum ve kurallarıyla) tebliğe memur ve mecburuz. Zira, İslamın bir kısmı İslâm değildir. İslam “silm” kökünden bütün insanlık için barış dini ve bereket düzeni demektir."

*  "İmanla küfür bir kalpte birleşmez ve barışmaz. Her gece en son kıldığımız vitir namazındaki kunut duasını okurken, Allah’a şu sözü vermeden başımızı yastığa koymuyoruz:
"Ya Rabbi, facir ve fasık kimselerle bütün bağlarımızı kestik ve Senin dinini yıkmak isteyenleri terk ettik." diyoruz...
Facir; itikâdı bozuk, görüşü batıl olan kişilerdir,
Fasık ise, ameli bozuk, ahlâkı berbat kimseler demektir.
Acaba biz müslümanlar, Allah’a verdiğimiz bu sözü tutuyormuyuz?

*  "Faraza, bir zaman tünelinden geçirilip, asrı saadet dönemine ve Bedir tepesine bırakılan kimse, bir tarafta Aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz, arkasında iman ordusu, karşı tarafta ise, Ebu Cehil lain ve küfür ordusu olduğu halde, Bedir harbinin yapıldığını görse;
1-Hangi bahane ile olursa olsun, Ebu Cehil’in safına katılsa, ona arka çıksa ve alkışlasa küfrünü izhar etmiş olur.
2-Veya, "Allah, Hakka yardım etsin" deyip, hiçbir tarafa tabi ve taraf olmadan yerinde otursa, o zaman da münafıklığını ispat etmiş sayılır. Zira, bu söz "Hangi taraf haklı, pek bilemiyorum, Hz. Muhammed’in haklılığından da şüphe ediyorum" anlamına gelir.
3-Şayet bu manzara karşısında "Ya Rabbi, Resulüne ve ashabına yardım et" şeklinde dua etmekle yetiniyor ve yerinde duruyorsa, bu halde de fasık (günahkâr ve gayretsiz) bir Müslüman olduğu ortaya çıkar.
4-Yok eğer, bu durumu görür görmez "Resulüllah’ın ayağına diken bata-cağına benim gözüme ok saplansın" diyerek yerinden fırlıyor ve bağırsakları çalı-lara takılsa bile İslam’ın safına katılmak ve Allah yolunda vuruşmak üzere koşuyorsa, o takdirde gerçek bir mümin olduğunu kanıtlamış olur."

*  " Hak bir olduğu gibi, küfür de görünüşte dağınık ve çeşitli olsa da ger-çekte o da tek bir karargâha, yani Siyonizme bağlıdır." Bizde "Baş başa, baş Allaha" bağlı Siyonizmde ise "baş başa, baş şeytana bağlı" prensibi geçerli olmaktadır.

*  "Bazı sapık Yahudilerin dünyaya hakim olma plan ve politikalarına Siyonizm denir."
"Siyonizm’i bir timsaha benzetirsek, bu timsahın üst çenesi Kominizm, alt çenesi Kapitalizm’dir. (Bütün hayvanların alt çenesi hareket ettiği halde, timsahın ise üst çenesi hareketli olduğu için, onu misal veriyorum) Bu iki çenenin (Komünizm ve Kapitalizmin) çarpışır görünmeleri düşmanlıklarından değil, aralarına giren avlarını ezmek ve gövdeyi (Siyonizmi) beslemek içindir."
"Bugün artık Kominizm tamamen iflas etmiş ve çökmüş, Kapitalizm de içinden çürümüş ve yakında çökmeye ve çözülmeye mahkûm hale gelmiştir."

*  "Nato ve Varşova Paktları İslam’a karşı yeni bir Haçlı orduları şeklinde birleşmiştir."

*  "Dünyayı ezen sömürü canavarının beyni Siyonizm, kalbi Haçlı Avrupa, sağ kolu Amerika, sol kolu Rusya’dır."

*  "Asrımızdaki zulümlerin baş sorumlusu olan Siyonizm ve küfür cephesi de gelişmiş ve güçlenmiştir."
Çünkü Allah-u Teala yalnız müminlerin değil, cümle alemlerin ve bütün in-sanların Rabbidir. Cenab-ı Hak, Penisilinin bulunmasıyla mikropların kabuğunu kalınlaştırdığı gibi, yaptıkları zulüm ve melanetlere karşılık haklı olarak bütün insanlığın nefretini kazanan, toplu hakaretlere maruz kalan ve her yerden kovulan mel’un Siyonistlere de, binlerce yıllık sabır, gayret ve azimlerinin karşılığını vermiş ve geçici bile olsa, dünyada gizli sömürü saltanatını kurmalarına müsaade etmiştir."
"Mikroplara karşı, antibiyotik olarak ilk bulunduğu dönemde, 5 -10 ünite yazılan penisilin, mikropları öldürmeye yetiyordu. Ancak mikroplar da belli maksatları icra etmek için vazifeli yaratıldıklarından, insanoğlu penisilini bulunca, bu sefer Cenab-ı Hak mikropların kabuğunu kalınlaştırdı ve penisiline karşı direncini artırdı. Bunun üzerine penisilinin dozu giderek artırılarak yüz, bin, on bin... derken bugün milyonlarca üniteye ulaşmıştır. Yani penisilinin bulunmasından sonra, mikropların kabuğu öylesine kalınlaşmış ve direnci öylesine artmıştır ki, 60-70 yıl önce 10 vuruşla ölen bir mikrobu, bugün öldürmek için bir milyon kere vurmak gerekmektedir.
İşte dünya Siyonizmi ve küfür dahi, geçen zaman içinde öylesine gelişmiş ve güçlenmiştir ki bu iman ve insanlık mikroplarını tesirsiz hale getirmek için de, o nispette gayret, ciddiyet ve kuvvet gerekmektedir."

*  Peki, " Neden şu an siyonistler hakim, biz mahkûmuz?"
1- Siyonistlerin batıl da olsa, kendi davalarına inancı bizden fazla olduğu için..
2- Onların şeytani gayeleri uğrunda ki gayreti ve cihadı, bizden üstün olduğu için.."
Siyonist emeller taşımayan, ülkemiz aleyhindeki faaliyetlere karışmayan, başkalarını ezmeyi ve sömürmeyi amaçlamayan, dürüst ve sade yahudilere karşı hiçbir düşmanlığımız söz konusu değildir. Biz, temel insan haklarına saygı çerçevesinde, herkesle birlikte ve barış içersinde yaşamaya hazırız ve razıyız.
"Evet, hayat; iman ve cihattır" Bu iki değer ve dinanizme, kim sahip olursa, zaferi onlar kazanacak ve üste çıkacaktır.

*  " İstanbul’un fethini müjdeleyen, Sultan Fatih’i ve askerini öven hadis-i şerif, bize cihatla ilgili şu esasları ders vermektedir.
1- İstanbul’un mutlaka ve kesinlikle fethedileceğini haber vererek, he-defe varmak ve zafere ulaşmak için, tam bir iman, azim ve ümit sahibi olmamız hususuna,
2- Fetih ve zafer için, mutlaka ehil ve emin bir komutanın lüzumuna,
3- O komutanın da, askersiz olamayacağına, ordu düzeni ve disiplinine girmeyen kalabalıkların zafere ulaşamayacağına işaret etmektedir."
Sonuç: "Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin filleri, sahiplerini ezdiği gibi, bugün zalim devletlerin uçak, gemi ve tank filoları da yakında biri birini ezecek ve kendi sahiplerini yiyecektir."
Ve artık vakit tamamdır.

* Biz Refah Partisi olarak, sadece Türkiye’deki 60 milyon memleket evladının değil, birbuçuk milyar İslam Aleminin ve yeryüzündeki 6 milyar insanın hepsinin saadeti bakımından ne kadar büyük bir so­rumluluk taşıdığımızı biliyoruz. Kazakistan’daki insan da saadetini Refah Partisi’nin iktidara gelme­sinden bekliyor. Cezayir’deki insan da saadetini Refah Partisinin iktidara gelmesinde bekliyor.

 

* D-8’lerin bayrağında 6 temel ilkeyi sembolize eden altı yıldızın anlamlan şunlardır:

1.  Savaş değil, barış
2. Çatışma değil, diyalog
3. Çifte standart değil, adalet
4. Üstünlük değil, eşitlik
5. Sömürü değil, işbirliği
6. Baskı ve tahakküm değil, insan haklan hürriyet ve demokrasi

Bu prensipler sadece D-8’lerin kendi prensipleri değil, Yeni Bir Dünyanın kurulmasının da temel esaslarıdır.

*  «Sizin kökünüzde ne yatar» deni-yor. İşte bizim kökümüzde ne yattığının açık cevabını veriyorum. Bizim kökümüzde bu Cumhuriyetin kökünde yatan yatıyor, bizim kökümüzde Seyit Çavuşun imanı yatıyor. (MSP ve AP sıralarından «Bravo» sesleri, alkışlar.) Bizim kökümüzde Sakarya’nın imanı, bizim kökümüzde bin yıllık tarihin 50 milyon şehidin inancı yatıyor
Bizim kökümüzde şehidi şehit yapan, gaziyi gazi yapan manâ yatıyor Ya sizin kökünüzde ne yatıyor? (MSP ve AP sıralarından «Bravo» sesleri, alkışlar.)

* Türkye’de farmasonluk, siyonistlik, komünistlik ve şahsiyetsizlik saltanatı mutlaka yıkılacaktır.

* Siyasi ve iktisadi sömürüye, rüşvete ve adam kayırmaya, milli kültür düşmanlığına, zümre saltanatına, anarşiye son vereceğiz.

* Avrupa kültürü ile er yada geç hesaplaşacağız. Bundan kurtuluş yok. Biz kararımızı bu hesaplaşmaya göre vermek durumundayız. Biz batılı değiliz. Biz avrupalı değiliz. O zaman hesabımızı ve çalışmalarımızı bu farklılık üzerine yoğunlaştırmak durumundayız.

* Yeryüzünün en ideal insanlar, en aydın en ilerici insanlar şüphesiz müslümanlardır. Müslüman olmak zaten bu dünyadaki en büyük ayrıcalıktır.

* İster batı, ister doğu, yani ister kapitalizm ister komünizm; hangi sistem olursa olsun artık ahir ömürlerini yaşamaktadırlar. Bizim meşhur misalimizle heryerde söylediğimiz gibi ne yaparsa yapsınlar; hangi oyunları oynarlarsa oynasınlar hepsi yok olup gideceklerdir. Ve Allah nurunu onlar istesede istemesede tamamlayacaklardır.

* Ben kesinlikle inanıyorum ki önümüzdeki yıllarda bütün dünyada en gür sada hakkın ve hakka inananların olacaktır.

* Zaman üzerine faizle alınan bir borcun nasıl ödeneceğinin eğrisi çizildiği takdirde, bu eğrinin bir üstel fonksiyon olduğu görülür. Bu eğriyi çizerseniz ilk başta hafif hafif gittiği ama belli bir noktaya geldikten sonra birden bire yukarıya fırladığını görürsünüz. Bu durum her üstel fonksionun tabii halidir. Mesela; motorlardaki patlama bu espiriye uygun bir olaydır. Bir motor oksijenle yakıt molekülleri arasındaki kimyasal reaksiyon önce yavaş yavaş başlar. Fakat bir süre sonra patlama meydana gelir. Sosyal olayların yapısıda üstsel fonksiyona uygundur. Faiz olayı da böyledir.

* Bugün İslam’ın evrenselliğini ve herkes için saadet nizamı olduğu hemen hemen bilmeyen kalmamış gibidir.

* Bizlerin yapması gereken yalanla ve çirkinlikle uğraşmak değil, doğru ve güzel olanla uğraşmaktır.

* İslam en yücedir ve ondan yüce hiçbir şey yoktur. Bu geçek peygamber hadisiyle ve Allahın kitabıyla hükümleşmiştir. Bunda tartışma olmaz. Bu tür iddia ve ithamlarda bulunanları ben iki kısma ayırıyorum. Biri, kendilerine İslami tebliğin ulaşmadığı insanlar, diğeri ise İslam’ın yüceliğini bildikleri halde ona dil uzatan ve onu bilerek gericilikle eş gören kalpleri mühürlü insanlar.

* İçeride irtica, dışarıda fundamantalist gelişmeler denilerek işte bu insanlığı kurtarıcı SAADET NİZAMINDAN insanımız uzaklaştırılmak istenmiştir.

Ey Milli Görüşçüler..



Bizim yaptığımız cihattır, onun için bir kenarda duramayız.

  • Ey Milli Görüşçüler.. -

Zor bir yolda yürümek mecburiyetinde olan insanlar, yolda yürümeye başlamadan önce, gönüllerinde ve zihinlerinde yürümek ve yol almak zorundadırlar. Evvela, `Bu yolu ben nasıl aşarım?` korkusundan kurtularak yola çıktıklarında görürler ki, yol zor da olsa bir müddet sonra aşılmış yürünmüş ve hedeflenen yere gidilmiştir İşte o zaman, insanların yüreklerinde, aslında yolun zannedildiği kadar zahmetli olmadığına ve bütün sıkıntılı yolların aşılabileceğine dair bir iman doğar.

"Sadık Milli Görüşçüleri ayakta tutan, maruz kaldıkları her türlü haksızlık ve saldırılara rağmen mücadele yolundan alıkoymayan; onların hesap gününe olan sağlam imanları, ahireti ve Rıza-i İlahiyi öne almaları ve ilahi adalete olan sarsılmaz güven duygularıdır."

"Dünya Siyonizm`in eline bırakılamaz ve insanlığı bu siyonistlerin elinden kurtarmak vazifesi de Milli Görüş`e düşmektedir"

"Siz bir davaya inanmışsanız kenarda durmak nasıl olur? Herkes namaz kılacak siz seyredeceksiniz öyle mi?.. Bizim yaptığımız cihattır ve bir insanlık vazifesidir, onun için bir kenarda duramayız..."

"Canla Başla çalışacağız. 75 milyona gerçeği anlatacağız ve tatlı bir şekilde, şefkatle bu işi beceremeyenlerin elinden devletin ve milletin idaresini Milli Görüş`e intikal ettirmek suretiyle tarihteki şerefli yerimizi alacağız. Buna nasıl İstiklal savaşını yaptıysak bugünde ihtiyacımız var."

"Bizim hedefimiz tüm insanlığın saadeti.

Bu sebepten bizim niyetimiz önemli, eğer Allah`ın rızası için çalışıyorsak o zaman sorun yok, ecrini ahirette alacağız

Allah`ın izniyle... Bu yüzden Milli Görüşçüler her zaman kazanıyor ama bu dünyada ama ahrette. "

"Herhangi bir durumun oluşmasında ve gelişmesinde Müslümanların üç ayrı safhada, takınacağı, üç ayrı tavır vardır:

1- Önce emredilen ve yapılması gereken bir konuda, takatımızın sonuna kadar ceht, gayret ve her türlü esbaba tevessül,

2- Olayın meydana gelişi sırasında, korku ve telâşa kapılmadan Allah`a teslimiyet ve tevekkül,

3- Sonunda ise, takdire rıza ve ortaya çıkan neticenin hakkımızdaki en hayırlı durum olduğunu kabul etmek gereklidir."

Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan diyor ki...



Milli Görüşçü asla vazgeçmez *Fırtınalara yön veren kelebeklerin kanat çırpışıdır.

  • Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan diyor ki... -

*Bizim davamızda kimse kendi için yaşamaz, Herkes kardeşi için yaşar. Menfaati Öldürmenin en kolay yolu budur.

*Namaz dinin direği cihad ise zirvesidir. Biz siyaset değil cihad yapıyoruz.

*Müslüman Hakkın hâkimiyeti için `motor`, Şerrin yok olması için `fren` olma görevlisidir.

*Hakk`ı üstün tutmak her zaman saadet getirir.

*Milli Görüş; bu milletin inancıdır, tarihidir, kimliğidir, ruh köküdür.

*İman varsa imkânda vardır, Milli Görüşçü asla vazgeçmez.

*Bir çiçekle bahar olmaz. Ama Her bahar bir çiçekle başlar...

*Kelime-i şahadet getirip iman etmekle her işimiz bitmiyor, tam aksine, kulluk imtihanımız yeni başlıyor. Yani kelime-i şahadet, bir nev`i, Kur`an programıyla yapılan kulluk imtihanına, giriş belgesidir.

*İslâmi tebligatta muhatabımız istisnasız bütün insanlardır. Öyle ise görüşü ve görüntüsü ne olursa olsun, davamız herkese anlatılmalı, davet her kesime yapılmalıdır. Tebliğ ve davet bizden, hidayet Allah`tandır.

ALLAH`A KUL OLMAYAN DAVASINA ER OLAMAZ

*Aşk, azim ve Millî Görüş tekeden bile süt çıkarır.

*CİHAD: Kur`an nizamını kurmak ve yürütmek için var gücümüzle çalışmaktır.

*Biz seçimler için değil, gelecek nesiller için çalışıyoruz.

*Biz mantar zihniyetli değiliz, biz çınar ağacıyız.

*Herkes Milli Görüşçü`dür ama farkında değildir.

*Allah`ına kul olmayan davasına er olamaz.

*Hak`kın tesisi için çalışmamakla Batıl`ın hâkimiyeti için çalışmak arasında fark yoktur...

* Akıl; `şunlar, şunlar doğru ise, şunlar da doğrudur` şeklinde bir mukayese ve muhakeme (karşılaştırma ve karar verme) kabiliyetidir. İslamsız akıl, tek başına ilk ve mutlak doğruları bilemez, hayır ve şerri tayin edemez.

İslamsız bütün nimetler ve saadetler eksiktir ve yetersizdir. Bu nedenle "Bugün dininizi ikmal ettim ve nimetlerimi tamamladım" ayeti en son indirilmiştir.

* Akıl, bir temyiz (iyiyi kötüden seçip ayırma) yeteneğidir.

* Akıl; imanın ve İslam`ın emrinde en büyük nimet, nefsin ve şeytanın elinde ise, sebebi felâkettir.

Hırsız en çok kimden korkar?

Hırsız en çok ev sahibinden korkar.

Herhangi bir durumun oluşmasında ve gelişmesinde Müslümanların üç ayrı safhada, takınacağı, üç ayrı tavır vardır:

1- Önce emredilen ve yapılması gereken bir konuda, takatimizin sonuna kadar ceht, gayret ve her türlü esbaba tevessül,

2- Olayın meydana gelişi sırasında, korku ve telâşa kapılmadan Allah`a teslimiyet ve tevekkül,

3- Sonunda ise, takdire rıza ve ortaya çıkan neticenin hakkımızdaki en hayırlı durum olduğunu kabul etmek gereklidir.

* Müslümanca düşünmenin üç temel esası vardır:

1- Dünya hayatı, çok önemli bir imtihandır. Ahiret ise, dünya hayatının hesabı ve imtihandaki artı ve eksi puanların karşılığıdır.

Nefeslerimiz sayılıdır, bunlar Allah yolunda harcanmalıdır. Çünkü ölüm bize, çok yakındır.

2- İslâm Dini, Allah yapısıdır. Bunun için mükemmeldir ve tastamamdır. Hâşâ, zerre kadar noksanı, fazlası ve hatası bulunmamaktadır.

3- İslâm Dini, bir bütündür. Ona bir şey katılamaz ve ondan bir şey çıkarılamaz. Baştan sona Hak`tır, hayırdır ve hepsi, herkes için ve her yerde lazımdır.

Çünkü İslâm, dünya ve ahiret saadetinin tek ilacıdır.

* Şu dünyaya gönderiliş gayemiz olan kulluk imtihanını başarabilmek için, üç tane temel ve birbirini tamamlayan esas vardır:

1- Her şeyden önce İslâmı öğrenmek, İslâmın her konudaki emrini bilmek,

2- Öğrendiğimiz İslâmi esaslara göre yaşamak, Kuranın hükmünü hayatımıza tatbik etmek,

3- Her yerde, her halde ve her meselede, mutlaka İslâm`a göre, yani İslâmca düşünmek.

Yani, itikat ve ilmihal konularını öğrendiği ve bildiği bir kısım ibadetleri yerine getirdiği halde, ticaret, siyaset ve devlet hayatında müşrikler gibi düşünen, olayları batılı ve cahili ölçülerle değerlendiren bir kimse, hakikat nazarında Mümin sayılamaz.

* Milli Görüş çağdaş bir medeniyet projesidir. Milletimizin kendi görüşüdür. Sultan Fatih`in İstanbul`u feth ederken kalbindeki inanç ne ise Milli Görüş odur.

Bizim milletimiz bin yıl Milli Görüş ile dünyaya hâkim oldu. Bugün de bütün dertlerimizin ilacı MİLLİ GÖRÜŞ`TEDİR.

Bütün gücüyle ve tüm imkanıyla inandığı Hak yolunda çalışarak manen ve maddeten kalkınmış `Yeniden Büyük Türkiye`nin` kurtulmasında insanlığın özlediği medeniyetin tesisinde ve bütün insanların Refah, Saadet ve Selamete ulaşması yolunda hizmeti geçenlere NE MUTLU




0 Yorum - Yorum Yaz


  MİLLİ GÖRÜŞ LİDERİ PROF DR. NECMETTİN ERBAKAN HOCAMIZI ANMA HAFTASI 27 ŞUBAT 2012 GÜNÜ BAŞLAYAN HAFTADIR.VEFATININ 1.YILDÖNÜMÜ DOLAYISIYLA HAZIRLANMIŞ OLAN SLAYT RESİMLER TIKLAYINIZ




0 Yorum - Yorum Yaz


Türkiye ve Ekonomi den



PROF. DR. NECMETTİN ERBAKANIN ÖZGEÇMİŞİ

29 Ekim 1926 yılında Sinopta doğdu. Babası Adananın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde yaşamış olan Kozanoğullarından Mehmet Sabri Erbakan.

Ağır ceza reisi olan babasının birçok yerde görev yapmış olması dolayısıyla çocukluğu muhtelif şehirlerde geçen ERBAKANın annesi de Sinopun tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanımdır.

Necmettin ERBAKAN ilkokula Kayseri Cumhuriyet İlkokulunda başladı, babasının Trabzona tayin olması dolayısıyla ilkokul öğrenimini burada okul birincisi olarak tamamladı.

1937 yılında ilk tahsilini tamamladıktan sonra aynı yıl İstanbul Erkek Lisesinde orta tahsiline başladı. Okuldaki çalışkanlığı dolayısıyla arkadaşları tarafından kendisine "DERYA NECMETTİN" diye hitap edilirdi. Okulda "Sıfırcı Avni" olarak bilinen fizik hocasından ilk defa 10 alan öğrenci olmuştur.

Orta ve Lisede bütün sınıfları iftiharla geçen Necmettin ERBAKAN, İstanbul Erkek Lisesini 1943 yılında birincilikle bitirdi. O tarihlerde Lise bir­incileri Üniversitelere imtihansız alınıyordu. Fakat Necmettin ERBAKAN imtihansız kaydolmayı reddederek girdiği imtiha büyük başarı göster­ince İstanbul Teknik Üniversitesinin ikinci sınıfından yükseköğrenimine başladı. İlkokula 6 yaşında, üniversiteye de ikinci sınıftan başlaması dolayısıyla kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim gördü. Bu arkadaşlarından biri de Sayın Süleyman DEMİRELdir.

Üniversite yıllarında okuldaki talebelerin namaz kılmaları için mescit açılması konusunda büyük gayret göstermiş ve açılan mescitte hem namaz kılmışlar hem de ilmi ve dini sohbetler yapmışlardır.

1948 yılı yaz döneminde İTÜ Makina Fakültesinden üstün başarıyla mezun olan ERBAKAN aynı yılın 1 Temmuzunda Makina Fakültesi Motorlar Kürsünde asistan olarak göreve başladı. 1948-1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde o zaman doktora tezine tekabül eden yeterlilik tezini hazırladı. Sınıflarda ders vermek doçent ve profesör­lerin yetkisinde olmasına rağmen kendisi asistan olduğu halde ders ver­mesine izin verilmiştir. Yeterlilik tezindeki başarısından dolayı üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesinde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve görgüsünü artırmak üzere Almanyaya gönderilen ERBAKAN, Alman ordusu için araştırma yapan DVL araştırma merkezin­deki araştırma ile ünlü ve V1 ve V2lerin gelişmesini sağlayan Profesör Schmidt ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.

Aachen Teknik Üniversitesinde çalıştığı 1.5 yıl süre içerisinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan ERBAKAN, Alman üniver­sitelerinde geçerli olan "DOKTOR - MÜHENDİS: Dr.-İng" unvanını aldı.

Alman Ekonomi Bakanlığı için motorların daha az yakıt yakmaları konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da doçentlik tezi­ni hazırlayan ERBAKANın "Dizel motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu" matematiksel olarak izah eden bu tez, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyırdı. Tezin mecmualarda neşredilmesi üzerine o tarihte Almanyanın en büyük motor fabrikası olan ve dünyada motorun ilk üretil­diği DEUTZ motor fabrikalarının umum müdürü Prof. Dr. Dr. FLATZ tarafından Leopard tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere bu fabrikaya davet edildi.

Alman Ekonomik Bakanlığının RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak için görevlendirilen heyette kendisinin de yer almasının istenmesi üzerine 15 gün RUHR sahasındaki bütün Ağır Sanayi fabrikalarını gezip inceleme fırsatı buldu.

II. Dünya Harbinden sonra Alman üniversitelerinde doktora yapan ilk Türk ilim adamı olan ERBAKAN, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbula geldi. İmtihan sonucunda 27 yaşında Türkiyenin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin ERBAKAN, araştırmalar yap­mak üzere tekrar Almanyanın DEUTZ fabrikalarına gitti. Burada 6 ay süreyle motor araştırmaları başmühendisi olarak, Alman ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.

1953ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesine dönen ERBAKAN, Mayıs 1954 - Ekim 1955 yılları arasında askerlik görevini ifa etti. İstanbul Kağıthanedeki 6 aylık yedek subay öğreniminden sonra Halıcıoğlundaki istihkam bakım bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinaların bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.

Bu görev esnasında her yıl Amerikadan istenen teçhizatın listesini hazırladı. Hazırladığı bu liste Amerikan yardım heyetinin dikkatini çekmiş ve bir Amerikalı Albay bu listeyi hazırlayan kişiyle görüşmek istediğini okul komutanı Şeref ÖZDİLEKe bildirmiş. Okul Komutanı da bu Albayı alıp ERBAKANın yanına getirmiş ve Albay: "Siz bugüne kadar Amerikadan yardım olarak gizleme ağı, kürek sapı, kazma vs. gibi şeyleri isterken bu sene bakım bölüğü için iş makinalarının tamiratı esnasında imal edilmesi lazım gelen çeşitli parçaların imalatı için tezgahlar istemişsiniz. Siz nasıl olurda bu tezgahları talep edersiniz" tarzında konuşunca, ERBAKAN Amerikan ordusu kuruluş talimatnamesini açarak: "Bizim yaptığımız görevi yapan Amerikadaki aynı birliklerde bu tezgahlar var, bizde niçin olmasın" diye karşılık verince, Amerikalı Albay söyleyecek söz bulamamış ve tez­gahlar bilahare gelmiştir.

Askerlik görevinden sonra tekrar üniversitedeki görevine dönen Necmettin ERBAKAN İstanbul Teknik Üniversitesi Motorlar Laboratuarında 100 yerli ilk motoru yaptı ve bilahare 1956 yılında Türkiyede ilk yerli motoru seri halde imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor A.Ş.yi kurdu.

ERBAKa böyle bir fabrika kurma fikri Almanyada çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumunun sipariş verdiği motorları görünce iyice uyanmıştı.

Yurda dönünce bu çalışmayı başlattı. Ve bugün Pancar Motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956da attı. Gümüş Motor fabrikasında seri imalat 1 Mart 1960 tarihinde başlamıştır.

Dönemin Başbakanı Rahmetli Adnan MENDERES, 1960 yılı başlarında fabrikayı gezerken; "Türkiyede ben çiftçiyim, bu motorları kendim kullım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyo­rum. Türkiyede bunların yapılabileceğini görmek beni son derece memnun etmiştir. Keşke ben bu fabrikayı 1960larda değil de 1950de görseydim. O taktirde Sümerbankın birçok fabrikalarını özel sektöre satar, oradan aldığım para ile Türkiyede Ağır Sanayi fabrikaları kurardım" diyerek duygu­larını dile getirmiştir. MENDERES ayrıca fabrikanın ihtiyacı olan 1.300.000 Dolarlık dövizi de bir günde tahsis ettirmiştir.

Gümüş Motor Fabrikası, diğer adı ile Pancar Motor Fabrikası 1960 yılından beri 40 yılı aşkın bir zamır Türkiyenin tarlalarını sulayan, inşaat makinalarını, küçük traktörlerini, deniz botlarını, kayıklarını tahrik eden motor ihtiyacını karşılamakta, ayrıca kardeş ülkelere Suriye, Irak, Pakistan ve Sudana motor ihraç etmektedir.

1960 yılında Ankarada yapılan Sanayi Kongresinde Gümüş Motorun yaptığı imalatları sunan ERBAKAN "Yeni hedef otomobillerin Türkiyede yapılmasıdır" fikrini ortaya atmış, o zaman yönetimde olan askerler tarafından revaç bulan bu fikir üzerine Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde "DEVRİM OTOMOBİLİ" adıyla ilk yerli otomobil imal edilmiştir. Askeri yönetim Gümüş Motor fabrikasını gezmiş, büyük ilgi ve heyecan duymuşlar, bunun üzerine 200e yakın General ve üst rütbeli subaya ERBAKAN Milli Savunma Bakanlığı konferans salonunda bir Sanayi Konferansı vermiştir.

1960 yılında Ankarada yapılan Sanayi Kongresinde Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN tarafından gösterilen "Yeni Hedef Otomobillerin Türkiyede yapılmasıdır" hedefi yıldan yıla atılan adımlar­la bugün Türk ekonomisi içersinde otomotiv sanayiinin sürükleyici lokomo­tifi bir sektör olmasına yol açmıştır.

1965 yılında profesör olan ERBAKAN, Şubat 1966da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığına getirildi. Daha sonra Genel Sekreter olan ERBAKAN, 1968 Mayısında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyesi, Mayıs 1969da da Odalar Birliği Başkanı oldu. O zamanki hükümet her türlü1 kanuni hükümleri hiçe sayarak ERBAKANı polis zoruyla görevinden uzak­laştırdı.

Necmettin ERBAKAN 1967 yılında evlendi. Sanayiye gerekli ilginin gösterilmemesi üzerine siyasete atılmaya karar verdi. Ve Milletvekili adayı olmak için Adalet Partisine başvurdu. Buradan veto edilen ERBAKAN,: 1969 seçimlerinde Konyadan bağımsız olarak adaylığını koydu ve seçil­erek Meclise girdi.

24 Ocak 1970 yılında Milli Görüşün ilk partisi olan Milli Nizam Partisini kuran ERBAKAN, 1971 Nisanında ihtilal yönetiminin de baskısıyla, Milli Nizam Partisi antidemokratik bir biçimde kapatıldı.

Daha sonra 11 Ekim 1972 tarihinde kurulan Milli Selamet Partisi, ERBAKAN liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde 12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenterle Meclise girdi.

1974 yılı başında kurulan MSP-CHP koalisyonunun bozdurulmasından sonra kurulan dörtlü koalisyonda da yer alan MSPnin Genel Başkanı yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlendi.

5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren ERBAKAN liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu. 

1974-1978 yılları arasında kurulan 3 Hükümet döneminde de Başbakan Yardımcısı ve Bakanlıklar arası Ekonomik Kurul Başkanlığı görevini yürüten Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN bu dönem esnasında Kıbrıs Zaferinin kazanılmasında büyük rol oynamış, büyük tarihi "Ağır Sanayi Hamlesinin yürütülmesi ve başarılmasına öncülük yapmış, Türkiyenin İslam Konferansına tam üye olmasını sağlamış ve yeni nesillerin Milli ve Manevi Değerlere bağlı olarak yetişmesi hususunda büyük önem taşıyan İmam Hatip Okullarının açılmasında ve yayılmasında önemli hizmetler başarmıştır.

Bu dönem boyunca rant ekonomisi yerine Reel ekonomiyi uygulamış, milli kaynaklarımıza dayanılarak Anadolunun bütünü ile kalkınması ve sanay­ileşmesi yönünde başarılı hamleler yapmıştır.

Türkiyenin ekonomik kalkınmasını ve güçlenmesini kendileri için uygun görmeyen bazı dış mihrakların etkisiyle, koalisyon ortağı Adalet Partisinden 11 kişinin muhalefet partisine katılması ve Bakan yapılmaları olayıyla TBMMde iktidarın çoğunluğu kalmayınca bir muhalefet partisi lid­eri olarak parlamento çalışmalarında büyük etkinlik göstermiştir.

1978 yılı başından 12 Eylül 1980e kadar muhalefette .kalan MSPnin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin ERBAKAN, 12 Eylül İhtilalinin getir­diği antidemokratik uygulama ve yasaklarla Eylül 1987 yılına kadar poli­tikadan resmen uzak tutuldu.

Eylül 1987deki referumla yeniden siyasi haklarını elde eden ERBAKAN, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olan Refah Partisinin, 11 Ekim 1987 tarihinde yapılan kongresinde oy birliği ile Genel Başkanlığa seçildi. 20 Ekim 1991 seçimlerinde Konyadan yeniden Milletvekili seçilen Necmettin ERBAKAN evli ve 3 çocuk babasıdır.

1995 genel seçimlerinde tekrar Konyadan Milletvekili seçilerek meclise girdi. Bu seçimlerden Refah Partisi Türkiyenin en büyük partisi olmuştur.

Bunun üzerine 28 Haziran da hükümeti kurma görevini alarak 7 Temmuz da güvenoyuyla Türkiyenin Başbakanı olmuştur.

Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN 54. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak 28 Haziran 1996dan 2 Temmuz 1997ye kadar 1 yıllık bir süre esnasında başarılı atılımlar sağlamıştır. Faiz ve borç sarmalları içersinde perişan hale gelmiş olan Türk ekonomisini 6 ay gibi kısa bir süre içersinde, dış ve iç borç almadan, zam yapmadan tamamen milli kaynak paketlerini harekete geçirmek suretiyle düzeltmiş Türkiyeyi ekonomik krizlerden kurtarmış, milli kaynaklardan Devlete 30 milyar doların üzerinde kaynak sağlamış. Tatlı reçetelerle köylü, işçi, memur, esnaf, emekli, dul ve yetim­lere kısa zama görülmemiş ora refah artışı gerçekleştirmiştir.

Bu hamlesiyle ekonomiyi güçlendiren ERBAKAN, 1997 yılı bütçesini denk bütçe olarak yapmaya muvaffak olmuş ve bu bütçeyi Ocak ve Şubat aylarında denk bütçe olarak yürütmüştür.

Halkın desteğini alan bu çok önemli başarıların yanında, uluslararası ala da gelişmekte olan 8 ülkenin işbirliğine öncülük yaparak büyük bir gayretle bir yıl gibi kısa bir sürede D-8 (Development-8) oluşumunu mey­dana getirmesi önemli bir dünya olayıdır.

Halktan alınan vergilerin ve milli imkanların, haksız bir rant ekonomisi ile ufak bir zümreye aktarılması, böylece milyonların ezilmesi, fakirleşmesi ve milli ekonominin tahrip olması politikasına son veren Prof.Dr.Necmettin ERBAKANın bu icraatı, rant ekonomisiyle beslenen bir avuç rantiye züm­resinin hoşuna gitmemiş, bu zümre Ocak 1997den itibaren elindeki bir kısım medya ve sermaye gücü ile 54. Hükümetin başarılı hamlelerini etk­ilemek için bütün milletçe bilinen yollara başvurmuştur.

Çeşitli etkilerle koalisyon ortağı Doğruyol Partisinin milletvekillerinin hükümetten desteklerini çektirilmesi faaliyetleri karşısında bir yılın sonunda bir değerlendirme yapılmış, 550 kişilik parlamentonun RP + DYP + BBPden oluşan 278 kişilik milletvekilinin imzası ile meclis çoğunluğu olarak en kısa sürede seçime gidilip, daha güçlü olarak gelinmek suretiyle hazırlıkları yapılmış olan "Yeniden Büyük Türkiye" projeleri hamlesinin istikrar ve huzur içersinde sağlanmasına karar verilmiştir.

Koalisyon Protokolü gereği seçime gidinceye kadar Başbakanlık görevini deruhte edecek olan Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN, bu görevini; dünyada benzeri olmayan bir örnek davranışla DYP Genel Başkanı Prof.Dr.Tansu ÇİLLERe devretmek istemiştir.

Cumhurbaşkanının daha önce siyasi hayatı boyunca mücadelesini verdiği demokratik kuralları bir yana bırakarak, yanlış bir uygulama ile tal­ihsiz bir görevlendirme yapması, Temmuz 1997den itibaren Türkiyeyi 4 yıl boyunca halkın maddi ve manevi acılar çektiği bir dönemin içine yönelt­miştir.

 






0 Yorum - Yorum Yaz


Dünyanın Değişimi Ve Erbakan Devrimi`nden



29 Ekim 1926 yılında Sinop’ta doğdu. Babası Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde uzun zaman hüküm sürmüş bulunan, Selçuklu soyu Kozanoğullarından, Mehmet Sabri Erbakan’dır.

Ağır caza reisi olan babasının görev yerlerinin değişmesi nedeniyle, çocukluğu çeşitli yerlerde geçen ERBAKAN’ın Annesi de, Sinop’un tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’dır.

Erbakan hocanın ağabeyleri Nizamettin Erbakan cilt ve deri hastalıkları profesörü, Selahattin Erbakan, göz hastalıkları profesörüdür.

Küçük kardeşleri Kemalettin Bey, diş doktoru, Atifet Hanım eczacı, Rahmetli Akgün Erbakan ise mühendislik eğitimi almış ama ticarete atılmıştır.

Necmettin ERBAKAN ilkokula, Kayseri Cumhuriyet İlkokulunda başlamış, babasının tayin olup Trabzon’a gitmesi üzerine, ilkokul öğrenimini burada ve okul birincisi olarak tamamlamıştır.

Erbakan Hocanın ilk manevi etkilenişi daha 3 yaşındayken, Kayseri’de kaldıkları evin karşısındaki tarihi Laleli Camiinde okunan ezanlar ve kılınan cemaat namazlarıyla başlamıştır. Ve çocukluk dönemi bu camiinin avlusunda geçmiştir. Özellikle 1928’in sonlarında bu camii’de kılınan bir cenaze namazından oldukça etkilenmiştir.

Çok küçük yaşlarda namaza ve oruca başlayan Erbakan, daha sonraları yine babası M. Sabri Beyin emekli olup yerleştiği İstanbul Fatih’teki İskenderpaşa Camii imamı M. Zahit Kotku Hz.leri gibi devrin önemli ilim ve irfan ehlinden istifade edecek ve manevi olgunlaşma sürecinde bu büyük Zatların terbiyesinde yetiştirecektir. 

1937 yılında ilkokulu bitirdikten sonra, aynı yıl İstanbul Erkek lisesi’nde orta tahsiline başlamış, okuldaki çalışkanlığı nedeniyle arkadaşları tarafından kendisine “DERYA NECMETTİN” diye isim takılmıştır. “Sıfırcı Avni” olarak bilinen Fizik hocasından, ilk defa 10 alan öğrenci ERBAKAN’dır.

Orta ve lise de bütün sınıfları iftiharla geçen Necmettin ERBAKAN, İstanbul Erkek Lisesi’ni 1943 yılında birincilikle bitirdi. O tarihlerde lise birincileri, Üniversitelere imtihansız alınıyordu. Fakat Necmettin ERBAKAN, bu imtiyazı kabul etmeyerek girdiği imtihanda büyük başarı gösterince, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin İkinci sınıfından yüksek öğrenimine başladı. İlkokula 6 yaşında, Üniversiteye de ikinci sınıftan başlaması dolayısıyla, kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim gördü. Bu arkadaşlarından biri de Sayın Süleyman DEMİREL’dir.

Trabzon’da henüz ilkokul yıllarında iken bile, Temsili devlet kurmak, buna uygun mesai saatleri ayarlamak, arkadaşları arasında, hak ölçüsü olduğu için değeri değişmeyen ve enflasyonla erimeyen “özel paralar” çıkarıp kullanmak gibi olağan üstü oyunlar sergileyen Erbakan Hoca Üniversite yıllarında da okuldaki talebelerin namaz kılmaları için mescid açılması konusunda büyük gayret göstermiş ve açılan mescitte hem ibadetlerini yapmışlar, hem de ilmi ve dini sohbetler başlatarak manevi bir halka oluşturmuşlardır.

1948 yılı yaz döneminde, İTÜ Makine Fakültesi’nden üstün başarı ile mezun olan ERBAKAN, aynı yılın 1 Temmuz’unda Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başladı. 1948 - 1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde, O zaman doktara tezi karşılığındaki yeterlilik tezini hazırladı.

Sınıflarda ders vermek sadece, Doçent ve Profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen, asistan olduğu halde, ders anlatmasına ve hocalık yapmasına özel izin çıktı. Yeterlilik tezindeki yüksek başarısından dolayı, Üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve becerisini arttırmak üzere Almanya’ya gönderilen ERBAKAN, Alman ordusu için teknolojik araştırma yapan DVL araştırma merkezinde, Profesör Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.

Aachen Teknik Üniversitesi’nde çalıştığı 1.5 yıl süre içersinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan ERBAKAN, Alman Üniversitelerinde geçerli olan ve çok zor kazanılan “DOKTOR” ünvanını aldı.

Alman Ekonomi Bakanlığı için “motorların daha az yakıt yakmaları” konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da Doçentlik tezini hazırlayan ERBAKAN’ın “ Dizel Motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu?” matematiksel olarak izah eden bu tezi, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Tezin önemli dergilerde yayınlanması üzerine, o tarihte Almanya’nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ firmasının genel müdürü, Prof. Dr. FLATS tarafından LEOPAR tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere fabrikaya davet edildi.

Alman Ekonomi Bakanlığı’nın, RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak amacıyla görevlendirilen ekipte, özellikle ERBAKAN`ın da yer almasının istenmesi üzerine, 15 gün süreyle RUHR sahasındaki bütün Ağır sanayi fabrikalarını gezip, bunları inceleme fırsatını yakaladı.

2.  Dünya Harbinden sonra, Alman Üniversitelerinde ilk Türk bilim adamı olan ERBAKAN, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul’a döndü. İmtihan sonucunda,  27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin ERBAKAN, araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya’nın DEUTZ fabrikalarına çağrıldı. Burada 6 ay süreyle “motor araştırmaları başmühendisi” olarak, Alman ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.

1953’ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönen ERBAKAN, Mayıs 1954 / Ekim -1955 yılları arasında askerlik görevini tamamladı. İstanbul Kağıthane’deki 6 aylık yedek subay öğreniminden sonra, Halıcıoğlu’ndaki İstihkâm bakım bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinaların bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.

Bu görev esnasında, her yıl Türkiye’nin Amerika’dan istediği teçhizatların listesini hazırladı. Hazırladığı bu liste, Amerikan yardım heyetinin dikkatini çekmiş ve bir Amerikalı albay bu listeyi hazırlayan kişiyle görüşmek istediğini, okul komutanı Şeref ÖZDİLEK’e bildirmiştir. ÖZDİLEK Paşa bu Albay’ı alıp ERBAKAN’ın yanına getirmiş ve Albay, “ Siz bu güne kadar Amerika’dan yardım olarak, sadece “gizleme ağı, kürek sapı, kazma, vs.” gibi şeyler isterken, bu sene bakım bölüğündeki iş makinalarının tamiri için gereken çeşitli parçaları üretmek üzere tezgâhlar istemişsiniz. Bunları ne yapacaksınız ve nasıl kullanacaksınız? tarzında konuşunca, ERBAKAN Amerikan ordusunun kuruluş tüzüğünü açarak: “ Bizim yaptığımız görevi yapan Amerika’daki birliklerde bu tezgâhlar var da, biz de niçin olmasın? Diye karşılık verince, Amerikalı Albay söyleyecek bir şey bulamamış ve bu tezgâhlar Erbakan’ın girişim ve gayretleriyle Türkiye’ye getirilmiştir.

Askerlik görevinden sonra, tekrar Üniversiteye dönen Necmettin ERBAKAN, 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor Aş.’yi kurup faaliyete geçirmiştir.

ERBAKAN’da böyle bir fabrika kurma fikri, Almanya’daki çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun sipariş verdiği motorları gördüğünde uyanmış ve planlarını ta o zaman tasarlamıştır.

Yurda dönünce hemen hazırlıklara girişmiş ve bugün pancar motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956’da atmıştır. Gümüş Motor fabrikası 1 Mart 1960 tarihinde seri üretime başlamıştır.

Dönemin Başbakanı rahmetli Adnan MENDERES, 1960 yılı başlarında fabrikayı gezerken: “ Ben de çiftçiyim, bu motorları kendim kullandım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyorum. Türkiye de bunların yapılabileceğini görmek, beni son derece memnun etmiştir. Keşke ben bu fabrikayı 1960’da değil, 1950’de görseydim. O takdirde Sümer bank’ın bir çok fabrikalarını özel sektöre satar, oradan aldığım para ile Türkiye de Ağır Sanayi fabrikalarını kurardım” diyerek duygularını dile getirmiş ve Erbakan’a tebrik ve takdirlerini iletmiştir. MENDERES ayrıca, fabrikanın ihtiyacı olan 1.300.000 Dolar’lık dövizi de hiç bekletmeden, bir gün içinde tahsis ettirmiştir.

1960 yılında Ankara da yapılan sanayi kongresi’nde, Gümüş Motorun ürettiği makineleri ve parçaları tanıtan ERBAKAN, “Yeni hedefimiz, Türkiye’mizde artık yerli otomobillerin de yapılmasıdır.” fikrini dile getirmiş, o zaman yönetimde olan askerlerce kabul gören bu fikir üzerine, Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde “DEVRİM OTOMOBİLİ” adıyla ilk yerli otomobilimiz ERBAKAN tarafından imal edilmiştir. Askeri yönetim ekibi, Gümüş Motor fabrikasını gezmişler, büyük hayranlık ve heyecanlarını ifade etmişlerdir. Bunun üzerine 200’e yakın General ve üst rütbeli Subay’a, ERBAKAN tarafından bir Sanayi Konferansı verilmiştir. “Türkiye’nin kalkınma ve savunma sorunlarını ve çözüm yollarını” dikkatle dinleyen Generaller, oldukça etkilenmişlerdir.

1965 yılında Profesör olan ERBAKAN, Şubat 1966 da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığını üstlenmiş, 1968 Mayıs’ında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyeliğine getirilmiş, Mayıs 1969’da ise, Odalar Birliği Genel Başkanlığına seçilmiştir. O zamanki Demirel Hükümeti, her türlü kanuni hükümleri hiçe sayarak ERBAKAN’ı polis zoruyla görevinden uzaklaştırma yoluna gitmiştir.

Necmettin ERBAKAN bunun üzerine siyasete atılmaya karar vermiş ve Milletvekili adayı olmak için Adalet Partisine müracaat etmiştir. Buradan veto edilen ERBAKAN, 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak adaylığını koyup seçilerek meclise girmiştir.

Hoca, Türkiye Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanı iken tanıştığı, aynı kurumda görevli olan, İktisat mezunu, iyi İngilizce, yeterince Almanca ve Fransızca bilen... Ülke ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen olgun ahlaklı, anlayışlı, ağırbaşlı ve alımlı bir hanımefendi olan Nermin Erbakan’la 10 Ocak 1967’de evlendi.

1967’nin sonlarında büyük kızları Zeynep, 1974 Ekiminde küçük kızları Elif Hanımlar, 1979’da ise biricik oğulları Muhammet Fatih Bey dünyaya geldi.

Hoca, Odalar Birliğinde bulunduğu dönem de, Ankara’da bir arkadaşının Selanik Caddesi 9 nolu evini karargâh haline getirmiş, rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, Arif Hikmet Güner, Aslan Topçuoğlu, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ve Hasan Aksay gibi gönüldaşlarıyla gece yarılarına kadar “Türkiye’nin geleceği ve sorunlarının çözülmesi” konularını görüşüp plan ve projeler üretmişlerdir.  

24 Ocak 1970 tarihinde, Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisini kuran ERBAKAN, 1971 Nisan’ında ihtilal yönetiminin de baskısıyla, Milli Nizam Partisi antidemokratik bir biçimde kapatılınca, tatil ve tedavi için kısa bir süre İsviçre ye gitmiştir.

Daha sonra, 11 Ekim 1972 yılında kurulan Milli Selamet Partisi, S. Arif Emre’nin resmi riyasetinde, Erbakan Hocanın ise tabii Liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde, 12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenter ile meclis’e girip, grup kurdu.

1974 yılında kurulan MSP - CHP Koalisyonunda, Başbakan yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlenen Necmettin ERBAKAN, böylece Türkiye`nin maddi ve manevi kalkınması yolundaki çalışmalarını da fiilen başlatmış oldu. 

9 Aylık bir hükümet döneminin ardından MSP-CHP koalisyonunun bozdurulmasından sonra oluşturulan 4’lü koalisyonda da yer alan, MSP genel Başkanı Necmettin ERBAKAN, yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerinde bulundu.

5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3’lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren ERBAKAN liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu.

1978 yılı başından, 12 Eylül 1980’e kadar muhalefette kalan MSP’nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin ERBAKAN, 12 Eylül ihtilalinin getirdiği antidemokratik uygulamalar ve yasaklarla, Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutuldu.

Eylül 1987’deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden ERBAKAN, 19 Temmuz 1983 yılında kurulmuş olan Refah Partisi’nin; 11 Ekim 1987’de yapılan tarihi kongresinde, oy birliği ile tekrar Genel Başkanlık makamına oturdu. 20 Ekim 1991 seçimlerinde yeniden Milletvekili seçilen ERBAKAN, daha sonra Belediyeler devrimini gerçekleştirmiş ve nihayet 1995 Genel seçimlerinde büyük bir başarı kazanarak Refah’ı birinci parti konumuna getirmiştir. 29 Haziran 1996’da ise kurulan Refah -Yol hükümetinde Başbakanlığı üstlenen ve 1 yıl da çok önemli hizmetler gören ERBAKAN, malum merkezlerin hıyanetleri sonucu oluşturulan suni krizler yüzünden ve hile ile hükümetten uzaklaştırılmış, haksız ve dayanıksız gerekçelerle partisi kapatılmış, ama O büyük sandık ihtilalini ve tarihi demokratik değişimini gerçekleştirmek üzere şimdi son hazırlıklarına girişmiştir..




0 Yorum - Yorum Yaz


Erbakan Hoca’nın anılarla anlattıkları

Nisan 1977 tarihli Günaydın Gazetesine verdiği röportajda Erbakan Hoca anılarını şöyle aktarıyordu:

Gazete: “Diğer parti liderlerinin geçmişi hakkında herkesin az buçuk bir fikri vardır. Fakat biz, gazeteci olmamıza rağmen MSP Genel Başkanı Sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın gençliği ve özel hayatı hakkında kâfi bilgimiz yoktu.. Kendisinden bu mevzuda bizi aydınlatmasını rica ettik. Ricamızı kabul eden Sayın Erbakan, müsaade ettiği zamanlarda 360 dakika, yani 6 saat zaman alan teypler doldurdu… Bu teypler, Erbakan’ın çocukluğundan bu yana olan özel hayatı ile politikaya atılışını ve siyasi mücadelesini kendi ağzından yansıtmaktadır. Biz bu teyp konuşmalarına ne bir kelime ilave ettik, ne de bir kelime çıkardık” diye başlıyordu.

-Hocam teyp hazır sizi dinliyoruz.

-Efendim bizim dedelerimiz kozan oğullarındandır.

Kozan oğulları bugünkü Fethiye ile Adana arasındaki sahil bölgesinde hükümrandılar. Selçuklu Türklerindendir. Osmanlılara asker ve vergi vermekle beraber kendi içişlerine müstakil kalmışlardır. Bu hal Cennetmekân Sultan Hamit zamanına kadar sürmüştür. Sultan Hamit bu beyliğe son verildiğinde büyük dedemin ağabeyi son kozan beyi idi. Beylik son bulduktan sonra büyük dedem ve ağabeyi Sultan tarafından İstanbul’a getirilmişlerdir. Rahmetlik babam Mehmet Sabri Bey İstanbul’da bulunduğu zaman hukuk tahsili yapmıştır. O zamanın hukuk tahsili tabii… Kadı olarak göreve başlamıştır. Ve ilk görevi Muş’un genç kazasında olmuştur. Balkan harbi falan sırasında olabilir. Çünkü seferberlikte Erzurum’daydı. (Rus ve Ermeni saldırıları sırasında) O acıları yaşamıştır. Kendisi bundan sonra takriben 40 sene Türkiye’nin muhtelif yerlerinde kadılık ve ağır ceza reisliği olarak görev yapmıştır. Evet, 40 yıl bu görev esnasında Bingöl Genç’den başlayarak, Türkiye’nin çeşitli yerlerini dolaşmıştır, bu meyanda Kastamonu’da bulunmuştur. Tekirdağ’da bulunmuştur. Erzurum’da bulunmuştur. Sinop’ta bulunmuştur. Afyon, Kayseri, Trabzon… Buralarda kadı ve ağır ceza reisi olarak görev yapmıştır. Sinop’tayken, 29 Ekim 1926 yılında ben doğmuşum. Sinop’tan sonra Kayseri’de, Trabzon’da ve kısa bir süre de Afyon’da bulunduk. Benim nüfus kütüğüm afyon’a kayıtlı idi. Oradayken nüfusa kaydedilmiş bulunuyor idik.

Kardeşlerinden hiçbiri baba mesleğini seçmiyordu

Biz 6 tane kardeşiz. En büyük kardeşim Ankara’da cilt ve deri hastalıkları profesörüdür; Nizamettin Erbakan. O’nun küçüğü İzmir’de göz profesörüdür; Selahattin Erbakan. Ben 3 numarayım. 4 numara Kemalettin Erbakan, İstanbul’da diş tabibidir. 5 numara kız kardeşimdir. Eczacılık Fakültesini bitirmiştir, ismi Atıfet Aydın, evlidir. Ondan sonra 6 numara mühendislik tahsil etmiştir ve serbest olarak çalışmaktadır. İsmi Akgün Erbakan‘dır. Görüldüğü gibi ailede büyük çoğunluk tıp ve mühendislik tahsili üzerindedir ve hiçbir tanesi de baba mesleğine intisap edememiştir. Hâlbuki rahmetli Pederim çok arzu ederdi…

İlk ezan sesini 4 yaşındayken duyuyor ve ruhuna işliyordu

Sinop’tan sonra Kayseri’ye geldik, Kayseri’de 5 sene oturduk. Çocukluğumuzun ilk dönemiyle ilgili hatıraların mekânı Kayseri’dir. O yıllardan hatırladığımız hadiseler Laleli Cami’siyle ilgilidir. Bu bir Selçuklu Camisidir. Çocukluğumuz laleli cami’sinin avlusunda oynayarak geçmiştir. Ve ramazan günleri camide birçok yaşlı insanların sükûnet ve vakar içinde camiye girip çıkışlarını hala hatırlarım. Ve yine Kayseri’de ilk defa bir Cuma günü ezan sesini duyduğumu hatırlıyorum. 3 veya 4 yaşında idim.

Bir sene önce Kayseri’ye gittiğimiz zaman, çocukluğumuzda oturduğumuz evler duruyordu. Bu evleri gezdik. O vakitler oturduğumuz ev, hacı İbrahim Efendi isminde bir muhterem zatındı. Asıl ev kısmını bize vermişti… Kendisi onun yanındaki kulübe gibi kısmında oturan çok değerli bir insandı. Şimdi onun torunu bizim oturduğumuz evde oturuyor. Gittiğimiz zaman o genç çocuk bize evi gezdirdi. Fakat evin içerisindeki her noktayı benim ondan çok bilmeme hayret etti. Meselâ evin merdivenin altında bizim, söğüt dallarından yaptığımız düdükleri koyduğumuz taşın oyukları vardı. Tabii, o oyukları adamcağız ne bilsin, şurada şunlar var, şunun arkasında şunlar var, dedikçe şaşırıyordu.

Babam 40 yıllık hizmetten sonra Trabzon’dan emekli oldu

Kayseri’de en fazla 6 yaşına kadar kaldım. Bunlar çocukluğumuzdaki hatıralardır. Kayseri’de Cumhuriyet İlkokulu’na başladık. Ve Cumhuriyet İlkokulu’nda takriben 1 ay kadar okuduktan sonra Trabzon’a gittik. Rahmetli peder Trabzon’a nakledildiği için… Trabzon’da Gazi Paşa İlkokulu’nda okuduk. 5 sene de Trabzon’da kaldık. İlkokulu orda bitirdik.

Rahmetli peder 40 senelik bir hizmet devresinden sonra, Trabzon’dan emekli oldu. İstanbul’a yerleştik. Fatih’e… Ecdattan kalma bir evimiz vardı. Orada oturduk. Lise ve ortaokul olarak İstanbul Erkek Lisesine gittik.

İstanbul Erkek Lisesi’ni birincilikle bitirdikten sonra Teknik Üniversite başlıyordu

İstanbul Erkek Lisesi’nden sonra Teknik Üniversite’ye girdik. Aslında İstanbul Erkek Lisesi’ni birincilikle bitirmiştik. Teknik Üniversiteye isterseniz imtihansız girebilirsiniz dediler. 30 kişi imtihansız girmişti. Ben bunu kabul etmedim, imtihana girdim. Bu imtihana aşağı yukarı 2 bin talebe girmiş idi. İlk 10 kişinin arasında derece aldık, bu 2 bin kişinin içerisinde…

-Süleyman Bey de mi o yıl girmişti Teknik Üniversiteye?

-Hayır, Süleyman Bey benden bir sene önce girmişti. Süleyman Bey ilk 100 kişinin içinde, 100’üncü falan girmiştir. 120 kişi alınıyordu zaten mektebe.

-Aynı sınıfta okuduğunuza göre Süleyman Bey bir sene kaldı mı efendim?..

-Hayır, Süleyman Bey 1. Sınıf’a girmişti, ben ise doğrudan ikinci sınıfa girdim. O da 2. Sınıfta idi, böylece 2. Sınıfta buluştuk.

-Lâkabı neydi efendim Süleyman Bey’in mektepte?

Süleyman Demirel aslında sessiz, silik bir çocuktu

-Süleyman Beyin lâkabı falan yoktu. Aslında sessiz, silik bir çocuktu, yani, koridorlarda tek başına gider gelirdi. Teknik Üniversitede böylece beraberce, birleştik. Ve 1948 senesinde teknik üniversiteyi aynı devrenin elamanı olarak bitirdik. Yalnız biz 1948 Haziranda mezun olduk, Süleyman Bey bütün sınıfı ile beraber Şubat ayına ikmale kaldı. Ve O, 1949 senesinin şubatında mezun oldu.

- Yani Demirel sizden bir yıl önce başlamasına rağmen, 1 yıl sonra bitirebildi?...

Bizim sınıfımız aşağı yukarı bütün şubelerle beraber 200 kişilik bir sınıftı. Yani 50 tane kadarı makinadaydı, 100 tanesi kadarı inşaattaydı.. Elektrik ve mimari kısımları vardı. 4 tane fakülte olmak üzere, 4 fakültenin yekûnu takriben 200 kişi tutuyordu. Bu 200 kişi ile beraber tabii 2. Sınıfta dersleri beraber okuduk. Zaten bizim zamanımızda Teknik Üniversite 6 senelik bir mektepti.

İlk 3 sınıfında bütün fakülteler bir arada okurdu. Sonra ihtisas ve meslek derslerine ayrılırdı. Onun için 2. 3. Sınıflarda bütün dersleri beraberce okuduk. Bu beraberce okumuş olduğumuz derslerde, analitik geometri, analiz gibi riyaziyeye ait derslerde hocalar imtihan notlarını sınıfta okurdu. Bu imtihan notlarında biz hep on numara alıyorduk. Ve ikinci sınıfa girdiğimiz halde, onların içerisinde en yüksek numarayı alışımız, tabii dikkatlerini çekiyordu. Biz onların sınıfına bir sene sonra geldik. Aslında bu bir sene sonra geliş dolayısıyla 1. Sınıf derslerini okumadığımız halde büyük muvaffakiyetti bu.

Süleyman beye eğe dersleri ağır geldiğinden inşaata geçiyordu

Süleyman Bey makineci olarak girmiştir üniversiteye. Eğe dersleri ona ağır geldi… Bu yüzden ikinci sınıfta inşaata çevirdi.

-Neden ağır geliyordu?

-Çünkü eğe dersleri hakikaten zordu. Bir usta gibi 4 saat eğe sallamak vardı.

Biz girdiğimiz zamanlar o inşaat şubesine kendisini intikal ettirmişti. Ama arkadaşlardan duyardık ki, bilhassa bu eğe dersleri Ona zor gelmiş bu yüzden makinadan inşaata geçmiş…

Erbakan Almanya’da, Leopard tanklarının motorlarını yapan fabrikaya başmühendis oluyordu

Almanya’da 3 yıl kaldıktan sonra 1954 yılının mayıs ayında askere gittim. Vatani görevimi İstanbul’da Kâğıthane’deki İstihkâm Okulu’nda motor hocası olarak yaptım

Nitekim biz ikinci sınıfta bu tesviyecilik derslerine devam ettik, makine şubesi talebesi olarak… 4 saat eğe sallanmaktaydı, ondan sonra da kontrolde kabul edilmesi lazımdı. Zor bir derstir. Yani, insan nefsine güç gelen bir derstir. Eğe sürmesini bileceksiniz. Koskocaman bir demiri yontacaksınız ve onu diğer bir altıgen demirin içerisine girecek hale getireceksiniz. Böyle ışığa baktığınız zaman hiçbir tarafı fazla eğelenmiş olmayacak. Tam makineden çıkmış gibi olacak…

-1948 senesinde Teknik Üniversiteden mezun olduk.. 1948 senesinden sonra 1951 yılına kadar geçen 3 senelik bir zaman zarfında ben mezun olur olmaz Motorlar Kürsüsü’ne asistan oldum. Zaten Motorlar Kürsüsünden Öğretim Üyeleri beni bekliyorlardı.

Haziran’da mezun oldum. 1 Temmuzda asistan olarak öğretim üyeliğine atandık. Yani imtihanların hemen hemen bittiği gün, aynı fakültede Hoca olarak göreve başladık. (Bu bir ilk sayılırdı)

Deutz Motor Fabrikası tarafından Almanya’ya çağrıldım

Prof. Selim Palavan’la beraber ikimiz üniversitede motor dersi vermeye başladık. Sonradan o gemi fakültesine geçti. Onunla beraber kürsü arkadaşı olarak dersleri bölüşerek verdik. O makine dinamiği kısmını veriyordu, ben motor derslerini veriyordum. Ve bir yandan da tabii tezlerimizi hazırlıyorduk. Bu tezler 1951 senesinde tamamlandı. Çok başarılı bir tez oldu. Ve bunun arkasından üniversite tarafından Almanya’ya gönderildik. Almanya’da 3 sene kadar kaldık. 1954’de tekrar döndük. Bu kalışımız esnasında bir yıllık bir devrede, Almanya’da 3 tane tez hazırladık. 1 - O gün size söylediğim doktora tezi, 2- Teknik Üniversiteden Doçentlik tezi ve 3- Alman İktisat Bakanlığı’na “motorlarda ekonomi” hakkında bir tez.

Bu tezler Almanya’da neşredildi. Klockner Humboldt Deutz A.G.”KHD” motor fabrikasının umum müdürü bizi, davet etti. Motorlar hakkında tezimizi okumuş, çok beğenmiş ve hayret etmişti.

Leopard tanklarının motorlarını yapan fabrikaya başmühendis atandım

Almanya’daki motor mecmualarında çıkan makalemiz dolayısıyla direktör Flatz, KHD’nin umum müdürü olarak beni davet etti. O zaman Almanya leopard tanklarının motorlarını hazırlıyordu. Bu tank motorları inkişaf bakımından teknik problemleri çok güç olan sorunlu bir motor idi. Bizim doktora tezimizdeki çalışma mevzularıyla ilgili olduğu için orada bana araştırma başmühendisliği teklif ettiler. Ve ben Teknik Üniversite’ye dönüp doçentlik imtihanlarımı verdikten sonra orada araştırma başmühendisi olarak görev yaptım.

1953 senesinde, takriben 1 yıl kadar çalıştım. Sonra 1956 senesinde tekrar Almanya’ya aynı araştırmalar için davet ettiler. Bir kere daha 1956 yılında 6 ay kadar kaldım.

27 yaşında Teknik Üniversite’nin en genç doçenti unvanını kazandım

-1953 yılında doktor olduk. 53 yılının başında, Mart ayında doktora imtihanlarını verdim, 53 yılının Mayıs ayında Teknik Üniversite doçentlik imtihanlarını verdik. Bunlar ayrı ayrı iki tezdir, biri başkadır, diğeri başkadır.

1 Mayıs 1953’ten itibaren Almanya’daki “KHD”de araştırma başmühendisi olarak başladık. O sırada, Teknik Üniversitede doçentlik imtihanlarını da başarıyla tamamlamıştık. Ve ondan sonra teknik üniversitede, esasen ilkokula küçük yaşta gittiğim için, 6 yaşında, 17 yaşında teknik üniversiteye girdim. 5 senede bitirince 22 yaşında çıktık. Bütün bu tezlerin hepsinin hazırlanması da 5 senede olduğu için 27 yaşında doçent oldum. Bu Teknik Üniversite’nin en genç doçenti olmak demektir.

Aynı zamanda Almanya’da da en genç doktorasını yapan kimse idim. Teknik Üniversitede de en genç doçent oldum ve Teknik Üniversite’de doçent olup Almanya’da bu motor sahasında 1 sene çalıştıktan sonra tekrar geldim.

Teknik Üniversite’deki doçentlik vazifesine birkaç ay devam ettikten sonra askere gittim. 1954 senesinin Mayısının sonuydu galiba…

Askerliğimi istihkâm olarak İstanbul’da yaptım

1.5 yıl askerliğimizi istihkâm olarak tamamladık. İstanbul’da, Kâğıthane’de 6 aylık kısmını okulda yedek subay olarak yaptık. Onu yaptıktan sonra, 1 yıl müddetle hem Kâğıthane’deki okulda motor hocalığı yaptık, hem de Kâğıthane’deki okulun emrinde dördüncü kademeyle görevli bulunan İstihkâm Bakım Birliği’nde teknik müdür olarak görev aldık.

-Hatırladığınız askerlik arkadaşınız var mı?

-Askerlik arkadaşımız çoktur. Bizim askerlikten arkadaşımız, Baki Öniş var. Ben çavuş idim o on başım idi. Baki Öniş, Yusuf Ziya Öniş vardır ya, İş Bankası umum müdürü, onun oğlu… Askerlik arkadaşım çoktur, fakat siyasete atılanların içinde fazla bir kişi sayamayız.

Batının en gelişmiş tankı “Leopard”ların ateşleme sistemini yeniden programladım

Bugün, Batı Blokunun en gelişmiş tankı olan Leopard tankının yüksek savaş etkinlikleriyle, en ağır şartlarda bile görevini yerine getirmeleri, olumlu şöhretinin doğruluğunu ortaya koymaktadır. 40 ton ağırlığında, 2 metre 62 santim yüksekliğinde 6 metre 94 santim uzunluğunda ve 3 metre 25 santim eninde olan leopard tankları 65 kilometre sürat yapabilmektedir. Top menzili 5.500 metredir. Motoru 4 zamanlı sıvı soğutuculu ve değişik tip yakıt yakan V10 tipidir. 4 vitesli hidrolik devirli olup elektro-hidrolik dişlidir. (Almanların 1. Dünya Savaşında Rusya hücumu sırasında bu tankların yakıtları donduğu ve çalışmadığı için, leopardların en zor hava şartlarında, üstelik hem benzin, hem mazot, hem gazyağı hem de gerekirse zeytinyağı ile bile çalışacak şekilde, bunların ateşleme sistemlerini Erbakan yeniden icat ve dizayn etmiştir)

Çok çalışkan olduğu için üniversitede “KUŞ” lakabı takılıyordu

Yazılı ve sözlü imtihanlardan hep 10 numara alıyordum

-Şimdi kendi sınıfımdayken sınıf arkadaşlarıma hocalık yapmak başka, bir sınıfın en çalışkanı olmak başkadır. Çünkü arkadaşlarına hocalık yapmak gibi bir hususiyet vardır. Bu hususiyet bende daha küçük yaşlarda başlamıştır. Mesela; İstanbul Erkek Lisesi’ne devamda 1 ay kadar geç kalmıştık. Biz Trabzon’dan geldiğimiz zaman, o bir ay esnasında hocaların anlattığı konularda bulunamamıştık 1 ay sonra müzakere yapmaya başladıkları zaman, hocalarımız hemen ilk günlerden itibaren “sınıfın en çalışkanıdır” unvanını takmıştır. Hatta ortaokulun 2. sınıfında tabiat bilgisi derslerini, fizik derslerini, hocamız diş tabibiydi, kendisi çok meşgul olduğu için vermediği dersleri, bana hazırlattırıp, anlattırırdı.

Ortaokulun son sınıfında bütün derslerden 10 numara alarak geçmişizdir. Onlar bitirme imtihan’ı idi, yani müsabaka şeklinde yapılırdı, kapalı kâğıtlarla.

“Ne bir kelime fazla, ne bir kelime eksik”, Hocaların anlattığı ve kitapların yazdığını aynen tekrarlıyordum

Bilhassa matematik derslerinde, birçok problemleri kaldırıp çocuklara anlattıran 7. sınıftaki riyaziye hocamız ki bu Sulhi Dönmezer’in babasıydı.

-“Bak dikkat ediyor musunuz bir tek kelime fazla söylemiyor, bir tek kelime eksik söylemiyor. Ben anlatsam bunu böyle anlatamam” diye sınıfta takdir hisselerini ifade ettiğini hatırlıyorum.

Evet, kendisi eski demiryolu subaylığından emekli olmuştur. Ve İstanbul Erkek Lisesinde matematik hocalığı yapardı, Fatih’te otururdu. Bütün matematik hocalarının, hepsinin bir hususi alakası olmuştur bana.

“Sıfırcı Avni’den hayatında ilk defa 10 tam notu ben alıyordum”

Ha, unutmadan söyleyeyim meşhur “sıfırcı Avni” hayatında ilk tam notu, yani on numarayı bana vermişti. Lise bir, yani dokuzuncu sınıfta bize matematiğe geldi.

Ben hevesle beni derse kaldırsın diye bekler dururum. Meğersem hocanın birisi ona benim hakkımda bir şeyler fısıldamış. Bekle bekle, hoca beni derse kaldırmıyor. Herkesi derse kaldırıyor basıyor sıfırı.

İlk defa bir yazılı imtihan yaptığı zaman, bir on numara verdi ve ertesi gün geldi, notları okurken, dedi ki:

-“Ben hayatımda ilk defa bir iş yaptım, Necmettin’e 10 numara verdim Hâlbuki bugüne kadar ben 10 numarayı hep kendime saklardım. Fakat sorduğum suallere vermiş olduğu cevapları gördüğüm zaman bu adetimi bozmak mecburiyetinde kaldım”

Tabii 11’inci sınıfa gelince fizik hocası, kimya hocası ve matematik hocaları bana ayrı ders vermeye başladı. Yani bilhassa matematik hocası, Fransa bakaloryalarında sorulan sualleri bana sorardı. Mesela bütün sınıfa başka ödev verirdi, ama bana başka ödev hazırlardı. Sen şunu yap derdi. Ve bu ödevler üniversite seviyesinde ödevler idi.

“Hocamız Hasan Fehmi 3 bin kişinin içinde benim kapalı yazılı kâğıdımı tanıyordu”

Ve, 11’inci sınıfta bitirme sınavlarında riyaziye hocamız heyet halinde imtihan kâğıtlarını okurlarken, bakınız ben bu kâğıdı açmış değilim, fakat (Bütün İstanbul’daki özel okullar da bizim okulda imtihan oluyordu ki, aşağı yukarı 3 bin kişilik falan bir imtihandır bu.) 3 bin kişinin kâğıdının içinde, “bu mutlaka Necmettin’in kâğıdıdır”, demiş muallimler meclisinde, riyaziye hocamız Hasan Fehmi. İltimas olmasın diye isim, soyadı ve mektep numarası köşede katlı ve görünmez vaziyette idi.

O zaman liselerde iftihar kitapları çıkardı. Tabii o zaman, bütün o iftihar kitaplarına geçmişizdir. O imtihan kitaplarını bulursanız, oradaki sınıflar ait o küçük yaştaki fotoğraflarımdan da bulmak mümkündür. İftihar kitabı bütün Türkiye’nin iftihar kitabı diye basılıyordu o zaman. Biz 8. sınıfta iken başladı. Son sınıfa kadar devam etti..

-Bir de efendim bu çalışkanlık yüzünden, öğretmenleriniz veya arkadaşlarınız size bir isim bulmuşlar mıydı o zaman?

-Efendim Teknik Üniversitede tabii ismimiz kuş’tu. Kuş; orda çok çalışkanlara (koşarak değil, uçarak iş yapanlara) verilen isimdir. Lisede böyle bir isim takma girişimi olmamıştır. Yalnız lisede bir matematik kulübü kuruldu. Bütün sınıflar arasında. İstanbul Erkek Lisesi Büyük bir lisedir.

O zaman aşağı yukarı 6 adet son sınıf vardı, 3 tane edebiyat, 3 tane fen. Bütün bu sınıfların arasında bir matematik kulübü teşkil edildi. Ve oraya başkan olarak beni seçtiler.

“Kimya hocası Refik Bey ders anlatışıma hayret ediyor ve hayranlığını belirtiyordu”

Kimya hocamız Refik Bey çok kıymetli bir kimyacıydı. Refik Bey gayet sert bir insan, kimseye 4 ve 5 numaradan fazla vermez, diye adı çıkmış bir hocaydı. İlk günü bir ders anlattı. Şimdi bunu kim anlatacak, dedi… Tabi arkadaşlar bizi gösterdiler, kalktık.. O bir tek çözüm şekli göstermişti. Bu “kimya denklemlerinin kat sayılarının tayini” hakkındaydı. Biz ise bunu şöyle yapabiliriz, böylede yapabiliriz” diye iki üç türlü kendisine izah ettiğimiz zaman, tabii hayretler içinde kalmıştı. Dedi ki ben eski senelerdeki usullerimi bozacağım galiba… Çünkü benden 5’den 6’dan fazla numara kimse alamazdı. Ama şu anlatma karşısında bu arkadaşınız bana usullerimi bozduracaktır” dedi. Böylece benimle ilk defa tanıştı.

“Sınıf arkadaşlarıma bedava ders veriyordum”

Bu arada, Lisede iken,, birçok dersleri diğer arkadaşlara anlatıyorduk. Ve bizim günümüzün yarısı arkadaşlarımıza özel ders vermekle geçiyordu. Birçokları bir kısım dersleri anlayamazlardı. Bilhassa lisenin son sınıfında. Sınıfın 20 kadar talebesine adeta Cumartesi Pazar günleri özel ders veriyorduk.

-Bedava mı hocam?

-Tabii bedava.. Sınıf arkadaşımız bunlar.. O zaman mütalaa sınıfları vardı. Mütalaa sınıflarında herkesin kendi kendine çalışması lazımdı. Amma hocalar benim ders vermeme müsaade ederdi. Arkadaşlar benim yanıma gelirlerdi, o zaman biz, sabahleyin derste hocaların anlattıklarını, kavranmayan kısımlarını bir kere daha tercüme ederek anlatmaya çalışırdık. Böylece sınıf arkadaşlarımıza bir nevi hocalık yapardık.

Siyasi hayatı ve kısa hatıraları

Erbakan Hoca milletine, memleketine ve tüm İslam ve insanlık âlemine en hayırlı ve kalıcı hizmetleri yapabilmek üzere siyasete atılmış, dünyalık nimet ve etiketleri hiçe sayarak tarihi bir mücadeleye başlamıştı. Onun bu girişimi en çok din ve milliyetçilik istismarcılarını telaşlandırmıştı.

MSP’ ye girmek isteyen Türkeş’in yardımcısını komandolar kaçırıvermişti İşte o günkü bir gazete haberi:

“MHP’ den ayrılan 6 kişi otomobille MSP merkezindeki katılma törenine giderken, ikinci otomobilde bulunan Faruk Akküllah ve Yüksel Serdengeçti komandolar tarafından kaçırıldı. Serdengeçti bulundu Akkülah’ı ise polisler arıyor.. MSP genel merkezinde düzenlenen transfer törenine gitmek üzere iki otomobille yola çıkan altı MHP’liden ikisi kaçırılmıştır. MHP genel başkan yardımcılığından bir ay önce istifa ettiği öne sürülen ve önceki gün kaçırılan Faruk Akkülah henüz bulunamamıştır. Öğrenildiğine göre MHP’den ayrılan altı kişi, MSP genel merkezinde yapılacak törene katılmak üzere 1969 yılında MHP genel sekreterliği yapan eski milletvekili İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’nun Gazi Osmanpaşa Nenehatun Caddesi Kargöz Sokaktaki evinde bulunmuşlardır.” (o günkü gazeteler)

Şeyh Şamil’in torunu MSP’den milletvekili oldu

MSP’li parlemanter adaylarının çoğunluğu ilahiyatçı, tüccar ve mühendislerden oluşmaktaydı.

Milli Selamet Partisi’nden 5 Haziran seçimleri için Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu üyeliğine aday adayı olanların adları Çankaya sinemasında düzenlenen bir toplantıda açıklanmıştır. Adları açıklanan adaylar arasında Şeyh Şamil’in torunu Sait Şamil de vardı. [1]

Tarihin ilk ayakkabılı eylemi Erbakan’ın milli sanayi mücadelesiyle yapılıyordu

Her ne kadar Irak`lı El Zeydi`nin Bush`a fırlattığı ayakkabı tarihe geçmiş olsa da, dünya da ilk ayakkabılı protestonun patenti de bize ait çıktı. Hem de tam 50 yıl önceki bir olaydı.

Peki, ayakkabıyı fırlatan ile muhatap olan kim olmaktaydı?

Yıl 1961. Yer Ankara... Birinci Otomotiv Sanayi Kongresi yapılmaktaydı. Kongre`ye katılanlar arasında işadamları, bürokratlar, mühendisler, gazeteciler vardı. Kongre`nin öncülüğünü yapan isimse daha sonra Türkiye`nin siyasi hayatına damgasını vuracak olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan`dı.

Erbakan,1956 yılında daha 30 yaşında iken Gümüş Motor Fabrikasını kurarak Türkiye`nin ilk büyük sanayi hamlesini gerçekleştirmiş, yine 1960 yılında Ankara`da yapılan Sanayi Kongresi`nde ilk kez "Türkiye`nin kendi otomobilini üretebileceği" fikrini ortaya atmıştı. 1961 yılındaki Otomotiv Kongresi bu çabaların bir sonucu toplanmıştı. Kongre salonu oldukça kalabalık ve heyecanlıydı. Salonda Türkiye`nin kendi otomobilini üretebileceğinin inancı ile heyecanlanan mühendislerin yanı sıra, yerli otomobil fikrine karşı çıkan işbirlikçi Masonlar da bulunmaktaydı.

Bunlardan biri de, Bernar Nahum`dur. Bernar Nahum, Lozan gizli danışmanlarından olan ve Türkiyenin adım adım İslam’dan uzaklaştırılmasını, her yönden zayıflatılıp parçalanmasını amaçlayan Siyonist Yahudi planın fikir babası Haham Hayim Nahum takımındandı.

Bernar Nahum, Koç Otomotiv Grubu`nun temsilcisi olarak toplantıdaydı.

Parantez açalım: Vehbi Koç ile Bernar Nahum 1944 yılında tanışmış, bu tanışma Koç Grubu için tarihi bir dönüm noktası olmuş, . Grup hızla büyümeye ve küresel bir şirket olmaya başlamıştı. Koç ile Nahum ortaklaşa Otokoç`u kurmuş ve başına da Nahum atanmıştı. Bir iddiaya göre Bernar Nahum, Lozan anlaşmasının mimarı meşhur Hayim Nahum`un oğlu olmaktaydı. Bir iddiaya göre de Koç grubu`na ait, BEKO`nun BE`si Bernar`dan, KO`su Koç`tan alınmaydı.

Gelelim ayakkabılı eyleme:

Bernar Nahum, Birinci Otomotiv Kongresi`nde konuşurken salondaki hava giderek elektriklenmeye başlamıştı. Çünkü Otokoç`un ortağı ve yöneticisi Nahum, salondaki heyecanın aksine otomotiv sanayinin zorluklarından bahsetmekte ve yerli otomobil fikrine karşı çıkmaktaydı.

O sırada ön sıralarda oturan genç bir mühendis, bir kürsüde konuşan Bernar Nahum`a, bir de ayakkabılarına bakmaktaydı. Makina Kimya Endüstrisi`nde (MKE) çalışan Erbakan’ın Millici ekibinden olduğu anlaşılan mühendisin ayağında kurumun yeni dağıttığı postallardan vardı. Nahum konuşmasına devam ederken ön sıradaki genç ise, postalının bağcıklarını çözmeye çalışmaktaydı. Çünkü öfkesi iyice kabarmıştı.

Nahum; "Bursa`da şeftali üretmek otomotiv üretmekten hem daha kolay hem daha kazançlıdır" dediği anda da ortalık karışmıştı. Nahum`un "otomotiv yerine şeftali üretmeyi" önermesine dayanamayan genç mühendis ayağından çıkardığı postalı kürsüye fırlatmıştı.

Postal, Nahum`un alnına çarparken, MKE`li vatansever: "Bize otomobili siz ürettirmiyorsunuz, sizler bizi batıya mahkûm ve mecbur ediyorsunuz" diye bağırmaktaydı. Ve bu genç mühendis te Erbakan gibi, milli ve yerli kalkınma sevdalısıydı.

Herkes unutmuş olsa da işte bu olay ilk ayakkabılı protesto eylemi olarak tarihe geçmiş bulunmaktadır.

Artık yazmak zorundayız. Her şeye rağmen Türkiye`nin ilk yerli otomobili "Devrim"i yapma fikri bu kongre`nin sonucunda ortaya çıkmıştır. Yapılmıştır da... Ama biliyorsunuz benzin koymayı unuttukları() için yürümemiş ve öylece kalmıştır.

Oysa, Erbakan ilk yerli otomobil fikrini 50 yıl önce ortaya attığında, ne Kore`nin Hyundai`ı, Ne İran`ın Samand`ı, ne Hindistan`ın Tata`sı, ne Çin`in Cherry`si vardı. Ne kadar acıdır ki, şimdi sokaklarımız Hyundai, Tata, Cherry ile dolup taşmaktadır.

Son bir not: Türkiye`ye "Otomobil yerine şeftali üretilmesini" öneren Bernar Nahum hakkında bakın Rahmi Koç yıllar sonra ne buyurmuşlardı:

"Koç`un otomotiv sanayi işine girmesini, büyümesini ve kâr etmesini sağlayan Mösyö Bernar`dır. Vehbi Bey`in büyük itimadını kazanmış biriydi ve Vehbi Bey, o ne derse kabul ederdi. Bernar Nahum eldeki paranın daima otomotiv işine yatırılmasını istemiştir." (Capital Dergisi-2008)[2]

 

                                                                                                            Nail KIZILKAN

 

 

 

 

        

 



[1] Günaydın / 18 Nisan 1977

[2] Kulis Ankara, 17 Şubat 2010, Milli Gazete




0 Yorum - Yorum Yaz


İSLAM BATIDİYALOGU VE GELECEĞİ
Bismillahirrahmanirrahim, Elhamdulillahi Rabbil Alemin,Vessalatü, Vessalamü Ala Resulina Muhammedin Ve Ala Alihi Ve Ashabihi Ecmain.

Sözlerime başlarken her şeyden önce bütün hazirunu saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.

Ve yine her şeyden önce insanlık tarihinin bu kadar önemli bir dönüm noktasında;  Bütün insanlığın saadeti gayesiyle“İslam ve Medeniyetler Diyalogu”konulu uluslararası bu ilmi ve kültürel sempozyumu tanzim ve tertip etmesinden dolayı önce konferansa teşrif etmiş olan muhterem seçkin zevatın hepsine de aynı şekilde en içten teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Ve bu uluslararası ilmi ve kültürel sempozyumun İslam Alemi ve bütün insanlık için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan diliyorum.

Sempozyumun tertip heyeti, bendenizden “İslam ve Medeniyetler Diyalogu”nu konu alan bu sempozyumda “İslam-Batı İlişkisi ve Geleceği” konusunda bir konuşma yapmamı arzu ettiği için sizlere bu husustaki görüşlerimi arz etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum.

 

 “İslam – Batı İlişkileri ve Geleceği” konusundaki görüşlerimi yüksek müsaadelerinizle aşağıdaki ana bölümler halinde sunmaya çalışacağım.

 

A-   İNSANLIĞIN  HALİ HAZIR  DURUMU VE İSLAM – BATI DİYALOGUNUN ÖNEMİ.

B-   TEŞHİS VE GERÇEKLER.

C-   TEDAVİ: İSLAM – BATI DİYALOGU VE ÖZLENEN DÜNYANIN KURULMASI İÇİN ATILAN ADIMLAR VE ATILMASI LAZIM GELEN ADIMLAR

A- İNSANLIĞIN HALİ HAZIR DURUMU VE İSLAM – BATI DİYALOGUNUN ÖNEMİ:

a- ŞU ANDA İNSANLIĞIN DURUMU NEDİR:

a.1- İnsanlık her zaman olduğu gibi bugünde barış, huzur ve bütün insanların mesut olarak yaşayabildiği bir dünyayı özlemektedir.

 

a.2- Fakat ne yazık ki insanlığın bugünkü durumu bu özlenen dünyadan çok uzaktadır.

 

a.3- Hicri 1423 yılının, miladi 2002 yılının başındayız.

Yeni bin yıla girerken bütün insanlık her zamankinden daha fazla barış, huzur ve saadet özlemi içinde bulunmaktadır.

 

a.4- İnsanlık bu özlemi bütün miladi 20. asır boyunca da duydu. Ancak bu özlemine bütün bir asır geçtiği halde, maalesef kavuşamadı.


 

b) 20. ASRA KISA BİR BAKIŞ, BUGÜNE NASIL GELİNDİ:

 

b.1- 20. Asra girildiği zaman bu asrın başlangıcında imparatorlukların hakim olduğunu görüyoruz.

Yeryüzünde 4 büyük imparatorluk hakim durumdaydı. Bunlar;

- Osmanlı Devleti

- Rus Çarlığı

- İngiltere Krallığı

- Avusturya – Macaristan İmparatorluğuidiler.

 

b.2- Birinci Cihan  harbi bu imparatorluklara son verdi. Bu otoritelerin yerine bazı ülkelerde faşist diktatörlükler geldi.

 

İkinci Cihan harbine kadar süren çeyrek asırlık bir dönem bu ülkelerde bir "diktatörler dönemi" oldu. Böylece bir STALİN, HİTLER, MUSSOLİNİ , FRANKO dönemi yaşandı. Bunların "faşizm" ve "baskıları" insanlara  büyük zulümler yaptı. Bu zulümlerin sonucunda İkinci Cihan harbi çıktı.

 

İkinci Cihan harbinde insanlar çok büyük acılar çektiler. İkinci Cihan harbi bu diktatörlere karşı yapılmış top yekün bir savaştır. İkinci Cihan harbi bu diktatörlüklere son verdi. Çünkü bu savaş faşizmi ve baskıyı ortadan kaldırmak, hürriyet, insan hakları ve demokrasiyi yeryüzüne hakim kılmak için yapıldı.        

 

6 sene süren ve insanlığın unutulmayacak büyük acı ve kayıplarına sebep olan İkinci Cihan harbinden sonra insanlık top yekünHÜRRİYET, İNSAN  HAKLARI VE DEMOKRASİ’nin tesisi için uzun yıllar mücadele verdi. Bu mücadele 50 yıldan beri sürmektedir ve halen de devam etmektedir.

 

b.3- 50 yıldan beri arzu edilen sonuca ulaşılamamış olmasının nedeni şunlar olmuştur.

 

Önce bir defa İkinci Cihan harbinde diktatörlerin hepsi temizlenemedi. Çünkü Stalin arkaya kaldı. O diktatörlüğünü İkinci Cihan harbinden sonra da devam ettirdi.

 

Bu yüzden yeryüzünde 1945 ten 1990 yılına kadar bir SOĞUK HARPdönemi yaşandı. Bu döneme rağmen bütün insanlık takriben 50 yıl boyunca hürriyet, insan hakları ve demokrasi hususunda büyük gayretler saffetti. Önemli adımlar atıldı. Ancak arzu edilen sonuca ulaşılamadı.

 

Bu adımların nirengi noktaları olarak şunları saymak mümkündür.

 

b.3.1-   1945 yılındaİnsan Hakları Beyannamesinin neşr olunması ve bunu takiben 1947 yılında (BM)Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın kurulması.

 

b.3.2-   1949 yılında hürriyet ve insan haklarını korumak gayesiyle Nato'nun kurulması.

 

b.3.3-   Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’nin neşredilmesi,Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yürürlüğe konması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kurulması.

 

b.3.4-  (AİHS) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini temel almak üzere  1957 senesinde Avrupa Ortak Pazarı ile başlamak üzere bugünkü Avrupa Birliği’nin kurulması.

 

b.3.5-   Ve bütün bu gelişmeler karşısında daha fazla kapalı kalamayanSovyetler Birliğinde Perestroika / Glasnost hareketlerinin başlaması ve bunun sonucu olarakkomünizmin iflası ve Sovyetler Birliğinin dağılması,

 

 

Bu gelişmeler üzerine temenni olunuyordu ki, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra (1987-1990) yeryüzünde artık barış, huzur, demokrasi ve insan hakları hakim olsun. Ama ne yazık ki bu gerçekleşemedi.Çünkü Sovyetlerin dağılmasından sonra Batı liderleri barışa dayalı bir dünya kurulması yerine, yine düşmanlığa dayanan bir dünya kurulması yoluna saptılar.

 

Bunun en açık delili, 1990’lı yılların başında, İngiltere Başbakanı Margaret Teacher’in İskoçya’daki NATO toplantısında yaptığı konuşmadır.

 

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra (Şimdi ne yapacağız, Nato’yu fesih miedeceğiz ?) sorusuna Teacher ,“Düşmanı olmayan ideoloji yaşayamaz. Bizim yaşayabilmemiziçin mutlaka bir düşmanımızın olması lazımdır. Sovyetler birliği dağıldı ve düşman olmaktan çıktı. Onun yerine yeni bir düşman koymamız gerekiyor. Bu yeni düşman İSLAM olacaktır.” cevabını vermiştir.

 

İşte, ne yazık ki yeni oluşuma böyle yanlış yol gösterilmiş olması, yer yüzünde barışın tesis edileceği yerde dünyanın en hassas bölgelerinde Filistin’de yeniden savaşların başlamasına sebep olmuştur. Önce İran-Irak Savaşı, sonra Körfez Savaşı, sonra Bosna katliamı, sonra Azerbaycan ve Çeçenistan katliamları…

 

 

b.5- Bütün bunlar cereyan ederken son olarak bunlara “EN SON YENİ BİR TABLO” eklendi. Bugünkü tablonun ortaya çıkmasına AMERİKA’DAKİ 11 EYLÜL 2001 TERÖR OLAYI bahane yapılmıştır.

 

b.5.1-   Bu olayın kimler tarafından ne maksatla yapıldığı henüz insanlığı inandırıcı bir şekilde tespit edilmiş değildir.

Kullanılan yüksek teknoloji ve planlamaların profesyonellikleri dikkate alındığı zaman insanlar, toplum, kamuoyu bu olayları bir takım Batılı istihbarat örgütlerinin tertip etmiş olabileceği ihtimalini düşünmekten kendilerini alamamaktadırlar.

 

b.5.2- Terör olaylarını tasvip etmek mümkün değildir. Elbette 11 Eylül 2001 terör olaylarını kınıyoruz ve masum insanların maruz kaldıkları olaydan dolayı insani olarak acı duyuyoruz.

 

b.5.3-   Ancak böyle bir terör olayının yapılması ne kadar yanlış ise, bu terör olayı bahane edilerek İslam ile terörizm arasında ilişki kurmaya çalışmak ve böyle yanlış bir kabulden hareket ederek, Müslüman ülkelere savaş açmak ve Müslüman ülkelerin masum halklarını bombalamak da, kim tarafından ne maksatla yapıldığı belli olmayan bir olayı bahane ederek çeşitli Müslüman ülkelere savaş açmaya çalışmak ta o derece hatalı bir davranıştır.

 

Son Afganistan olayları esnasında birçok masum Afgan halkının uğradığı zülüm ve katliamlar da tasvip edilebilecek olaylar değildir.

 

b.5.4- Soğuk harbin sona ermesinden sonra 12 yıldan beri cereyan eden bütün bu olayların hep Müslüman topluluklara karşı yapılmış olması ve uzun süreden beri Filistin ve Keşmir’de Müslümanlara karşı uygulanan terör ve katliam olayları ve bir çok Müslüman ülkeye uygulanan ambargolar, Batının çifte standart kullanması ve duyarsızlığı, bütün bu olup bitenlerden sonra hep Müslüman toplulukların  hedef alınıyor olması ve Teacher’in  yukarıda bahsedilen sözü ile beraber değerlendirilecek olursa, Batıdaki oluşumların neden başarıya ulaşamadığı kolaylıkla anlaşılır.

c- İSLAM – BATI   DİYALOGUNUN ÖNEMİ:

c.1- Şimdi bütün bu yaşanan olaylardan sonra, insanlığın halihazır durumunda başta ABD olmak üzere, bazı Batılı ülkelerin çeşitli bahaneler ileri sürerek bir takım Müslüman ülkelere savaş açmak için bahane arar durumları insanlığın nasıl yanlış bir yola girdiğini ve hala barışı bırakıp savaşa yöneldiğini gösteren ibret alınacak bir manzaradır.

 

c.2- Bu tablo karşısında şimdi yeryüzünde huzur, barış ve saadetin tesisi için artık bu yanlışların yapılmayacağı, yeni bir yola girilmesi, doğrulara dönülmesi zorunluluğu ortadadır.

 

c.3- İşte yeni asra girerken, hatta yeni bir bin yıla, yeni bir milada girerken, bu konuda yeni hedefler belirlenirken;

- Gerçeklerin bilinmesi ve dikkate alınması,

- Teşhislerin doğru ve isabetli yapılması,

- Geçmişte yapılan yanlışların tekrar edilmemesi ve artık bunlardan gereken derslerin alınmış olması,zarureti vardır.

 

Bütün bunlar İSLAM – BATI DİYALOGU’nun şimdi artık her zamankinden çok daha da fazla önem kazandığını göstermektedir.

 




0 Yorum - Yorum Yaz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam95
Toplam Ziyaret2995790
Saat
NAMAZ VAKİTLERİ

SAYFAMIZI BEĞENİN
VİDEOLAR

halilakpinarcom videoları Dailymotion'da

GAZETEKAMU.COM
Hava Durumu
Anlık
Yarın
14° 7°
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.82125.8446
Euro6.54736.5735
Takvim
İL İL TÜRKİYE
NAPOLYON TIKLA ÜYE OL
Fikirlerini Paylaş, Sen de Kazanmaya Başla!